ATATÜRK STOCKHOLM VE MALMÖ’DE ANILDI
ATATÜRK’ÜN VASİYETİNİ İPTAL ETMEK
NORVEÇ – ADD İKİNCİ OLAĞAN KONGRESİNİ YAPTI
Bu haber 20 Haziran 2018, Çarşamba 19:21 tarihinde eklendi. 392 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

HATT-I MÜDAFAA MI, TAHT-I MÜDAFAA MI?

Türker Ertürk ve Selim Can Sazak’ın ortak kaleme aldıkları ve dünyaca ünlü Foreign Policy Dergisi'nde yayımlanan ”Hatt-ı Müdafaa mı, Taht-ı Müdafaa mı?” adlı makaleyi takdirlerinize sunuyoruz.
HATT-I MÜDAFAA MI, TAHT-I MÜDAFAA MI? İSVEÇ POSTASI


24 Haziran’da Türkiye, hem cumhurbaşkanını hem de meclisini seçmek için sandığa gidecek. Recep Tayyip Erdoğan, hâlâ seçimlerin favorisi. Fakat; 2002’de göreve geldiğinden bu yana hiç karşılaşmadığı kadar güçlü bir muhalefet rüzgarıyla karşı karşıya. Kariyerinin belki de en zor seçimlerine bir haftadan az bir zaman kala, Erdoğan’ın “Kuzey Irak’taki terör batağını kurutma” hevesi beklenmedik bir biçimde alevlendi. Zamanlamanın manidarlığı bir yana; Erdoğan, Kandil’i temizlemekte on yıl kadar geç kalmışa benziyor. Yıllardır Kandil Dağlarındaki PKK kamplarına göz yuman Erdoğan, şimdi bu dağları davulla, zurnayla bombalıyor. Mesele şu ki; PKK Kandil’i boşaltalı çok uzun zaman oldu. Türkiye’nin dağı taşı bombalamaktan bir kazancı yok belki ama Erdoğan’ın kazanacak çok şeyi var.
 

11 Haziran gecesi Türk Ordusu, Kandil Dağlarında en az 11 PKK noktasına hava operasyonu düzenledi. Kandil Operasyonunun haberi, sanki arkasındaki gerçek niyeti belli etmek istercesine, Erdoğan’ın Niğde ve Bursa’daki mitingleri sırasında medyaya düştü. İç Anadolu’nun Niğde gibi milliyetçi ve muhafazakâr kesime ev sahipliği yapan illeri ve Bursa gibi sanayi kentleri, bir zamanlar Erdoğan’ın kaleleriydi. Şimdiyse, son seçimlerde en yakın rakibinden iki misli fazla oyla kazandığı Bursa’da bile boş meydanlara konuşuyor. İnce, Akşener ve Karamollaoğlu’nun ittifakı; laik, milliyetçi ve muhafazakâr kesimleri bir bayrak altında toplamış ve Erdoğan’ı beklemediği yerden zorlamışa benziyor. Türkiye’nin son dönemde yaşadığı ekonomik zorluklar da oluşan bu durumda bir etken. Önde gelen anket şirketlerinden MetroPoll’ün yeni bir anketine göre; seçmenlerin yarıdan fazlasının başlıca kaygısı ekonomi. Terör kaygısı ise yüzde on üç ile epey geride.


Erdoğan kazanmak istiyorsa, bu denklemi değiştirmek zorunda. Eğer terörü yeniden gündemin ilk sırasına getirebilirse; hem ekonomik kaygılarla muhalefete göz kırpan milliyetçi ve muhafazakâr seçmenlerini geri kazanabilir, hem de yüzde 10 barajını aşabilirse partisini meclis çoğunluğundan (ve belki de kendisini cumhurbaşkanlığı koltuğundan) etmesi neredeyse kesin görünen HDP’nin önünü kapatabilir. Erdoğan’ın Kandil Operasyonunun arkasındaki esas gaye de bu: “Muhalefeti zayıflat, kaybettiğin seçmenleri geri kazan ve yıllardır tutkuyla arzuladığın başkanlık koltuğunda oturmaya devam et.”


Kandil Operasyonu; aynı zamanda Erdoğan’ın, NATO’nun en büyük ikinci ordusunu nasıl da kendi siyasetinin bir aracına dönüştürdüğünün kaygı verici bir yansıması. Haziran 2015’te, beklenmedik bir sandık yenilgisiyle karşı karşıya kaldığında, Erdoğan PKK’yla müzakere masasından kalktı ve yeniden alevlenen terör sorunu Kasım ayında onu bir kez daha zafere taşıdı. Temmuz 2016’da, eski dostu, Pensilvanya’da mukim imam Fethullah Gülen’in emriyle gerçekleştirildiği düşünülen darbe girişimi onu kariyerinin en büyük krizlerinden biriyle karşı karşıya bıraktığında; Erdoğan kendini yine bir askeri operasyonla, bu sefer Suriye’ye yönelik Fırat Kalkanıyla kurtardı. Ocak 2017’de, başkanlığı hakkındaki referanduma birkaç ay kala aynı hamleyi El-Bab’ın fethiyle yapan Erdoğan, şimdi yine seçime az zaman kala, bu sefer Kandil’i bombalıyor. Bu demek değil ki bu operasyonların hiçbirisinin Türkiye’nin milli güvenliği açısından kazançlı yanları yoktu. Bilakis vardı ama zamanlamaya ve tatbikata bakıldığında, bu adımların büyük ölçüde Erdoğan’ın siyasi hesapları doğrultusunda atıldığı izlenimine kapılmamak imkânsızdı.


Nitekim; Erdoğan’ın Türk Ordusunu kendi kontrolüne almak için yıllardır çabaladığını göz önüne aldığımızda, işlerin bu hale geldiğine şaşırmamak gerek. 2000’lerin sonunda, Ergenekon ve Balyoz davalarıyla, Türkiye’nin önde gelen generalleri, subayları ve laik kesimin önde gelenleri, seçilmiş hükümeti devirmeyi planladıkları ithamıyla birer birer hapse atıldılar. Daha ilk günlerden itibaren, bu yargılamaların Sovyetlerdeki şov mahkemelerinden farksız olduğu, sahte deliller ve usul ihlalleri gibi türlü eğretiliklerle yürüdüğü yönünde kıyasıya eleştiriler yapıldıysa da bu serzenişlerin hiçbiri, aralarında Genelkurmay Eski Başkanı İlker Başbuğ’un da olduğu yüzlerce sanığın bir düzineyi aşkın davada yüzyıllara varan hapis cezalarına çarptırılmalarına engel olamadı. Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerinin gelecek komutanları da ya hapsedildiler ya da birer ikişer tasfiye edildiler.


Daha o zamanlarda bile aralarında bizim de bulunduğumuz pek çok kimse Gülen ve Erdoğan’ın bu işi el ele yürütmekte olduğunu açıkça anlattı. İşin aslı şu ki; Erdoğan’ın Türkiye’nin laiklerini tasfiye operasyonu, Gülen olmadan başarıya ulaşamazdı. Soruşturmaları Gülen’in polisleri yapıyor, iddianameleri onun savcıları yazıyor, hükmü onun hakimleri veriyor, gazeteleri ve televizyonlarıysa bu hükümlerin haberini bir bayram edasıyla veriyordu. Şimdilerde kendisine karşı duran herkesi Gülenci ilan etmeyi adet edinen Erdoğan, o günlerde Türkiye’nin en önde gelen Gülencisiydi. Gülen’e karşı laikler tasfiye ediliyorken; Gülencilerin baş dostu olan Erdoğan, aynı çevreler kendisini tasfiyeye kalkıştığından beri onların en azılı düşmanı oldu. Bu aralar, kendisinin eski dostu ve Türkiye’nin yeni baş düşmanı olan Gülen’den bahsederken; kendi safdilliliğinden dem vuruyor, aldatıldığından şikâyet ediyor. Halbuki Gülen’in yaptıklarından Erdoğan’dan çok istifade etmiş kimse yoktur.


Bunların hiçbiri gizli kapaklı olmadı. 2011’de Işık Koşaner ve kuvvet komutanları istifa ettiğinde ve iki yıl sonra, 2013’te Oramiral Nusret Güner Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na terfi etmesine haftalar kala emekliliğini istediğinde; protesto etmekte oldukları tam da buydu. Nitekim; önceki yıllarda, aralarında bu makalenin o dönem Deniz Harp Okulu Komutanı olan eşyazarının da bulunduğu pek çok subay, görevlerinden benzer eleştirilerle istifa etmişti. Kışlanın dışında da Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’dan araştırmacı gazeteci Ahmet Şık’a kadar pek çok kimse, Gülen ve Erdoğan’ın devleti ele geçirmek için yaptığı güç birliğini belgeleriyle ortaya koydular ve bu çalışmalarının mükâfatı olarak kendilerini parmaklıklar ardında buldular. Bu ikazlara kulak veren pek fazla kimse olmadı. Hem içeride, hem dışarıda pek çokları Gülen’i ve Erdoğan’ı tuttu. Bu dergi (Foreign Policy) de dahil pek çok yabancı yayın, ikiliye askeri vesayeti son veriyorlar diye güzellemeler düzdü. Halbuki Gülen’in de Erdoğan’ın da yegane derdi iktidardı. Askeri kendi siyasetlerinin bir aygıtı haline getirmekten başka bir kaygıları yoktu.


Erdoğan’ın himayesinde Gülenci subaylar, hiç olmadığı kadar palazlandılar. Ta ki Gülen ve Erdoğan birbirine düşüp, onlar da bir taraf seçmeye mecbur kalana kadar. 15 Temmuz Darbesi sonrası yapılan temizlik, İslamcıların Türk Ordusunu nasıl da ele geçirdiklerinin acı bir göstergesidir. Darbe teşebbüsüne iştirak suçlamasıyla tutuklanan 123 generalin 63’ü, Ergenekon ve Balyoz tasfiyeleri sırasında rütbe hiyerarşisinde adeta uçarak yükselmiş. Üstelik bu, buzdağının görünen yüzü. Başka tarikatlara mensup olanlar, Erdoğan’dan başka kimseye tabiyeti olmayanlar veya hiç kimseye tabi olmayıp da yalnızca kariyer kaygılarıyla sessiz kalanlar da hesaba katıldığında; vaziyetin fenalığı daha da iyi anlaşılıyor.


İslamcılar laikleri tasfiyeye kalkıştılar ve başardılar. Sonra birbirlerine düştüler ve bu mücadeleyi -en azından şimdilik- Erdoğan kazanmışa benziyor. Bu entrikalardan arda kalan ise; büyük ölçüde Erdoğan’a tabi, kimi komutanları onun yaveri gibi çalışmakta olan bir ordu. Erdoğan, daha geçtiğimiz ay Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü olası bir adaylıktan caydırmaya çalıştığında, kullandığı aracı Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’dı. Henüz birkaç hafta önce, Erdoğan’ın başkanlık seçimindeki rakibi İnce’yi “acemi bir çırak” sözleriyle vurduğu konuşması sırasında Türk Ordusunun bir Korgenerali, kalabalığın alkışına ağzı kulaklarında eşlik ederken görüntülendi. Eskiden, böyle görüntüler hayal bile edilemezdi. Şimdiyse bunlar, vaka-i adiyeden sayılır hale geldi. İliklerine kadar siyasete bulaştırılmış bir orduda, yalnızca sahanın şartlarına bakarak komuta etmek mümkün değil. Bugün, Türk Ordusunun generalleri, ülkelerinin menfaatlerini hesaplarken Erdoğan’ın menfaatlerini düşünmeye mecbur durumdalar, en azından erken emeklilik hevesinde değillerse.


Ordunun Kandil Operasyonuna muvafakat vermesi de biraz bu yüzden. PKK’nın omurgası artık Kandil’de değil. Bölgedeki varlığı yok denecek kadar azalmış durumda. Vurucu gücünün ve liderliğinin büyük çoğunluğu ya PYD kontrolündeki Kuzey Suriye topraklarında ya da Irak-Suriye sınırındaki Sincar Dağları’nda konuşlu. Bir kısım PKK güçlerinin İran’a geçtiği de söyleniyor. Dahası; bölgede bir de ABD faktörü var. Kürtler, ABD’nin Suriye’de IŞİD’e karşı verdiği mücadelenin ön saflarındaydılar. Washington Kürtlere desteği keseceğinden bahsediyorsa da o iş öyle kolay değil. Savunma Bakanı Jim Mattis’in henüz geçen hafta söylediği gibi; ABD’nin bölgedeki stratejik hedeflerine henüz erişilmiş değil ve Kürtlerin hala bu planların merkezinde olduğu anlaşılıyor. Bu yazdıklarımız; ABD’nin Suriye’deki politikalarını onayladığımız ya da Ankara’nın PKK ve onun Suriye’deki uzantısı YPG ile güney sınırında oldubittiyle kurulacak bir Kürt devleti hakkındaki kaygılarının yersiz olduğu biçiminde okunmamalı. Bilakis; ABD’nin, Türkiye’nin PKK’nın Suriye’deki uzantılarıyla işbirliği yapması konusundaki isteği ve ısrarı akıl alacak iş değil. Türkiye’ye yönelik silahlı mücadelesiyle on binlerce masum insanın canına mal olmuş bir örgütle sebebi ne olursa olsun, böyle bir işbirliğinin yapılmasını Türk halkına anlatabilecek hiçbir siyasi lider yoktur. Erdoğan’ın dahi gücü buna yetmez. Öte yandan, bölgedeki dinamiklerle ilgili de gerçekçi olmak gerek. Besbelli ki ABD, sırf Ankara öyle istedi diye Kürtlerle arasındaki göbek bağını kopartacak değil. Suriye Kürtleri de Suriye’nin üçte birine yakınını (ve petrol sahalarının büyük çoğunluğunu) kontrolü altına almış ve buralarda fiili olarak bir devlet kurmuşken, bu heveslerini öylece terk edecek değil.


Tüm bu etkenler bir yana; Ankara, Kandil operasyonunu öylesine açık etti ki, PKK’nın tüm gücü Kandil’de olsaydı bile bu zamana kadar pılını pırtını toplayıp giderdi. Başbakan Binali Yıldırım, Kandil’e olası bir operasyonu dillendireli iki haftadan çok oldu. Geçen zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan ve birçok bakan da bu konuda açık açık konuştu.


Eğer Erdoğan’ın niyeti PKK ile mücadele olsaydı; Kandil’de dağı taşı bombalamak yerine, onları Fırat’ın doğusunda vururdu. Ama görünen o ki Erdoğan, Kandil’i vuruyor görünmekle her şeyden daha çok ilgileniyor. Neden? Çünkü; pek çok seçmenin aklında “Kandil” adı hala PKK’yla eşdeğer ve o da istiyor ki, Kandil’i vurduğunu duymayan kalmasın. Çünkü istediği zafer askeri değil, siyasi! Derdi sandıkta kazanmak, sahada değil!


Türker Ertürk | Selim Can Sazak ©

Kaynak: http://www.turkererturk.com.tr/hatt-i-mudafaa-mi-taht-i-mudafaa-mi/

Yazdır Paylaş
Diğer Haberler
isvecpostasi.com