Bir Gezi Yazısı - Ankara, İstanbul, Stockholm, Helsinki…
Günay Güner

Bir Gezi Yazısı - Ankara, İstanbul, Stockholm, Helsinki…

Bu içerik 347 kez okundu.

Yurtdışına çıkmak çoğu kişide sevinç duygusu yaratır; yeni yerler, yeni insanlar, diller, gelişmişlik… Uzun zaman var ki bende huzursuzluk, tedirginlik, kaygı çağrıştırıyor. Bu etkiyi kıran, azaltan tek güzellik dostlar. Dostların gülen gözleri.

İsveç uğurlu bir ülke oldu benim için, hakkını yadsımayayım. İki binli yıllar, Sevgili Gürhan Uçkan’lı yıllarım aynı zamanda. Işıklarda uyusun, iki bin altı yılında Uçkan Ağabey uçmak’a vardı ki ben kardeşine yıkım oldu. Ses kayıt aygıtı odamdadır, anmalıktır. İzleyen yıllarda ise onun anısıyla birlikte, ortak dost Mustafa Sönmez içtenliğini, sevgisini, muhabbetini eksik etmedi. Sönmez Türk kültür elçisi gibidir İsveç’te, bilenler bilir. Yine başkanı olduğu İsveç Atatürkçü Düşünce Derneği ile Ömer Bilginalp’ın başkanlığındaki İsveç-Türk Düşünce ve Kültür Derneği, 28 Eylül 2019’da, Stockholm’de, ABF Kültür merkezinde, Dil Devriminin, Dil Bayramının 87. Yıldönümünü kutlamak amacıyla ortak etkinlik düzenlediler. Konuşmacı olarak Nermin Küçükceylan ve Günay Güner’i (bu kişi ben oluyorum) çağırdılar.

Böyle güzel bir çalışmaya ortak edilmem benim için büyük onur; sağ olsunlar.

26 Eylül 2019… Ankara’da güneşli günler sürmekte. Yaz kalıcı kuş gibi. Eksik olmasınlar, Küçükceylanların desteğini de alarak Havaalanı yolunu tuttuk. Havaalanlarında defalarca aranmak, elimizde ne varsa aygıtlardan geçirmek, neredeyse gömlek pantolon bile çıkarttıracakları denli soyundurulmak sinir bozucu, mantıksız, aşağılayıcı… (AVM girişleri bile bu durumda.) Güvenlik kaygısı, kıyımcı eylem korkusu dendiğini duyar gibiyim. Binlerce insanı öldürmüş/öldürtmüşlerin VIP kapılarından geçtiğini bilince tepki duymaz mısınız? Kafa kesen cihatçıların bu işleri yaptıkları yerlere develerle mi gittiklerini sanırsınız? Sivas Kıyımını yapanlardan birileri yurtdışına eşekle mi kaçtı?..

Neyse, yine arama taramalar. Buyruklar, düzen vermeler, kalabalık sıralar… On metre yirmi metre arayla aynı sıkıcı işlemleri yinelemeler. Kemer çıkarmalar. (Son haftalarda aşırı kilo verdiğimden, pantolon da üzerimden kaçtı kaçacak. Derken İstanbul’un, bir hesaplamaya göre on milyonun üzerinde ağaç kesilerek, yüzün üzerinde işçi öldürülerek (siz buna köle öldürülerek de diyebilirsiniz,) habire planı değiştirilerek, aşındırılarak, yozlaştırılarak, milletin anasını çok seven! sevdalı işadamlarınca (yarım) yapılan, “yeni”, “görkemli”, “en büyük”…havaalanına vardık. Aktarma olacağımız İsveç uçağına yetişeceğiz. “Daha saatten fazla var, yetişiriz” diye düşünürseniz, af buyrun, ayvayı yersiniz. Çünkü “çok büyük” havaalanında, diğer başa adeta koşmak zorundasınız. Bir de bu büyüklüğün ana nedenini benden duyun: Havaalanı değil, dünyanın en şatafatlı AVM’sinde, alışveriş merkezindesiniz! Uçağa yetişecek yolcu kimin umurunda, kat etmek zorunda kaldığınız yerlere AVM’ler sıralanmış ki tümü parıl parıl parıldamakta. İsveç uçağı “sıra”sına yetişmeye topuklarken bir de deprem yaşamayalım mı? Her yan sallandı. Tuvaletlerden insanlar fırladılar. Herkes yakınlarının kaygısına düşünce telefonlar, o ellerden bir saniye düşmeyen telefonlar kilitlendi, işe yaramaz oldu.  

Tık nefes kala kala uçağa yetiştik: Derin bir soluk… Kaptanımız konuştu, “…Sevgili Çocuklar” dedi. Topukladı… Nasıl kurtulacağımızın animasyon görselini isledik. Hostesler artık uygulayarak göstermiyorlar. Eşime “Arlanda Havaalanının üzerine ulaştığımızda, dikkatli bakarsan, ormandaki geyiklerden görebilirsin” dedim. Gerçekten güneş kendini göstermişse, gölün ışıltısına, ormanın şavkına diyecek yoktur. Yine öyleydi, geyik göremedik.

Geyik göremedik ama göreceklerimiz varmış meğer. Arlanda Havaalanından ülkeye girişte, öyle arama tarama, kemer çıkarttırma, eller yukarı oryantal oynatma falan yok. En azından girişte yok. Peki, hiç mi bir şey yok, derseniz anlatayım.

Arlanda Havaalanında bir kat çıktığınızda daha merdivenin başındayken pasaport kontrol “gişe”sini görürsünüz. Baktığımda bir-iki yolcunun işlem yaptırdıklarını görmüştüm ama “gişe”nin önü boş bulunduğundan, Nermin Küçükceylan ile eşim Çiğdem görmeyerek iki, bilemediniz üç adım ilerlemiş bulundular ve uyarmam üzerine hemen dönüp geldiler ve “gişe”nin önünde hazır durumlarını aldılar. Ne ki onlar dönünceye kadar, camın ardındaki görevli sert bakışlı, azametli kadın, bu arada uzattığım pasaportumu kenara koyup, geliş nedenimi sordu, yetinmeyip, “Hazırlamışsındır” anlamında konuşma metnimi istedi, “Olabilir” düşüncesiyle verdim. İki yoldaşıma dönüp “Ben burada neciyim, görmüyor musunuz” diye paylamaya başladı; ayağa kalkmış, iki eli belinde… Onlar alttan aladursunlar, neye uğradığımı şaşırdım. Bu tavır doğrudan bana yönelmiyor diye rahat olacak değildim. Beynimde, sıklıkla zararını gördüğüm kara bir bölgem vardır ve yine oraya geçmiş buldum kendimi. Üç kez “Siz emperyalistsiniz” diye bağırdım. (Üçleme iyidir.) Diğer sıradakiler dönüp baktılar. Bunun üzerine pasaportumu, bildiri metnimi iyice arkaya koydu ve bana hışımla ve parmağıyla ilerdeki oturakları göstererek, üzerine basa basa “Sit down” diye haykırdı. (Birden fazlaydı ama kaç kez dedi, anımsamıyorum.) O arada, uçaktan tanıdığımız kadın hostesi görünce yoldaşlarım hemen aracı olmasını istediler. Hostes birkaç saniye konuşmasının ardından bana dönüp “Çok kararlı görünüyor, yetkilerini bilmiyorum ama bir şeyler yapabilir de. Özür dilemenizi istiyor. Alttan alın…” dedi. Bu kez “Özür dilemeyeceğim. Bizi aşağılayamaz” diye bağırdım. Protestomu bir süre oturarak sürdürdüm. Oturma eylemim sürerken, bir yandan da dışarıda bekleyen dostları, binbir emekle hazırlanmış etkinliğin esenliğini düşünüyorum. Beni sınırdışı edecek gibi görünüyor… Bu tavrım kendiliğinden gelişmekle birlikte, aynı zamanda tüm Türk ulusunun onuruyla ilgili. Yoldaşlarımın da ısrarı araya girince yavaş adımlarla “gişe”ye yaklaştım. Gestapo gözlerini dikmiş öylece ne söyleyeceğimi bekliyor. İki sözcükle özür diledim. (İngilizce tümceler genellikle uzun olur, bu kez kısaydı.) Birkaç saniye o anın tadını çıkardı. Pasaportumu çekti, kafama vururcasına damgayı vurdu, geçmiş bulunduk…

Aramızda bu olayı anlatmama kararı aldık, zaten hevesli değildim. Ne ki izleyen günlerdeki sohbetlerde, bizim olayı bilmeden benzer aşağılama olaylarını anlatanlar çıkıyordu; pek kanıksamış, aldırmaz, “Ne yapalım bunlar böyle, ülke de onların” der bir üslupla… Bu sözler geçtiğinde yoldaşlara bakışlar atıyordum.

Stockholm’ün düzenli ve gürültüden uzak ortamından, yüzlerce yıldır korunan, günümüzde ise güzelduyusal kaygılar gözetilerek yapılan yapılarından etkilenmemek olanaksız. Ne ki İsveçliler iklimleri gibi soğuk. Soğukluk da bir sorun değil, sorun, yeryüzünün her yerinden insanları ülkelerine toplamalarına karşın, onları, onların onyıllara dayanan emeklerini görmezden gelmeleri. Yanılmadığımı biliyorum, sıradan İsveçli sizi görüyor ama görmüyor.

28 Eylül 2019’da etkinliğimizi yaptık. Mustafa kemal Atatürk ve devrim arkadaşları anısına saygı duruşuyla ve İstiklal Marşı’yla başladık. (Bu törenlerin önemini, yaşanan son 17 ya da 25 yıl anlatamadıksa, hiçbir şey anlatamaz. AKP gericiliği törenlerimize vurmaktan hiç geri durmadı, “işi biliyor.”) Mustafa Sönmez kısa açış konuşmasında Dil Devriminin değerine değindi ve teşekkür etti. Dil gibi, belki de herkese çok seslenmeyecek, öyle ha deyince zevk vermeyecek bir konu olmasına karşın, etkinliğimize ilgi çok iyiydi, sonuna değin de dipdiri süren bir ilgiydi. Bunu sorulardan, giderek tartışmalardan da anlamak olanaklıydı. Her saniyemizde dil vardı, Türkçenin güzelliği vardı. http://www.isvecpostasi.com/haber/3882/stockholmda-turk-dil-devriminin-87nci-yili-kutlandi.html

Olanak buldukça, başta dostlarımız Mustafa Sönmez, Ömer Bilginalp, Melisa Güner, Güler Güner’in; Sevgili Vera’nın özverili destekleriyle, kent gezileri yaptık. Tam da o günlerde, İsveçli çocuk-genç kız Greta Thunberg’in estirdiği rüzgârın etkisinde yapılan, iklim ve çevre sorunları konulu yürüyüşe tanıklık ettik, katıldık. Epey katılımın olduğunu gözlediğimiz yürüyüşe yetişkinler katılmakla birlikte çoğunluğu coşkulu, heyecanlı çocuklar oluşturuyordu. Anlaşılan ana babaları “Evladım, yürüyüşe gitme, olay çıkar, coplanırsın, biber gazı sıkarlar, kanser olursun, içeriye alınır işkence görürsün” dememişler. Demem o ki bu yürüyüşün dayağı, kaçışı, gazı, hiç heyecanı yoktu! Arabalarının yanında iki polis gördük; kolarını önlerinde birleştirmişler, uzaklara duygusal bakışlar fırlatıyorlardı. Böyle de olmaz ki canım, resmen görevi ihmal.

Akdeniz Müzesi görkemliydi. Gezip de sarsılmamak olanaksız. Budunbilimsel Kent Müzesi de güzeldi. Havalar, kuzey kışının kapısını zorlar gibiydi. Yine görkemli kiliseleri görüp gezmemek olmazdı. 1700’lü yıllardan korunmuş, ge4zdiğimiz kiliseler sessizlik dışında hiçbir koşul istemiyor. Birinde org dinletisi dinlemek şanstı Her zaman olmazmış. Keman, viyolonsel, piyanodan oluşan topluluğun klasik müzik dinletisinin duyurusu, dinsel yapıların işlevlerinin epey geniş olduğu izlenimini verdi. Stockholm Kitaplığını anlatmak çok güç, içinde olmak, orada okumak gerek. Meğer ben Stockholm Kitaplığındayken, güzel ülkem (depremler yetmezmiş gibi,) Milli Kütüphane’deki kitapların, saraya taşınması yıkımını yaşıyormuş! İstediğin kitap nedeniyle alınıp götürülebileceğin bir sarayda, rahatça oturup okuyabilecek, araştırma yapabileceğiz öyle mi?.. Zaten zor gülüyoruz, güldürmeyin. Östermalm Saluhall süt-et ürünlerinin, küçük lokanta ve pasta yerlerinin bulunduğu şirin bir yer. Asıl Östermalm Saluhall yapısı onarımdaydı biz gezerken, hemen bitişiğinde çalışmayı sürdürüyordu. “Hal” sözcüğü bize de yabancı gelmiyor, değil mi? Belirtmeliyim ki kentin hiçbir yerinde Türkiye’deki şatafata rastlamadım. Ne avm’lerinde (orada da avm’ler çoğalıyor,) ne lokantalarında, ne havaalanında… Garipler çok yoksullar herhalde!..  

Stockholm güzel bir kahve kokusuyla kaplı; tabii pasta dükkânları, bira dükkânları demek istiyorum. Metrolar çok katlı ve rahat. Öyle bez kaplı tahta ya da plastik üzerine oturup, gidip gelmiyorsun. Bazı istasyonlarda metronun kapısına ek, istasyonda bir kapı daha yapılmış. Özkıyıma karşı önlem dendi ama bilmiyorum…         

Dostlar bir de Finlandiya muştusu verdiler. Özverinin böylesi… On bir katlı, Helsinki’ye, vızır vızır gidip gelen yolcu gemileri. Kuşadası’nda demirlediğinde esnaf bayram ediyor ya, onlardan. Viking Line, Silja Line vb. firmaların gemileri işliyor. Bizimki Silja Line’dı. O akşam tango gecesiydi, dinleti katındaki izlence. Arjantinli topluluk Marcos Ayala Argentine Tango ustaydı. Yüzme havuzlu gemide, AVM katı Euro üzerinden satış yapıyor; Türk olarak hiçbir şeyin yanına yaklaşamıyorsunuz. Kendi Türk lirası gelirinize göre düşünmek zorundasınız ve bir Euro yaklaşık 7 lira. Ulusumuzu bu duruma düşürenler istifa etmek yerine, halkı aldatmaktan başka ne düşünüyorlar? Yetmedi şimdi bir de Suriye topraklarında savaş yıkımı taratıyorlar. Her tiranın önünde sonunda yaptığı budur. Daha acı olansa şu anda sandık konsa yüzde otuz oyunun olması. Kul olmaktan kurtarıp, yurttaş yapan cumhuriyete, Türk Devrimine, Atatürk’e bu ne anlaşılmaz halk kiniymiş. Helsinki’de bir günde güneşi ve karı, kasırgayı, soğuğu gördük. Ne ki Helsinki çok derinlikli, tarihsel bir kent. Korunmuş yapılar burada da olağanüstü, görkemli. Her alanda yontular var. Limanın yakınında Stockholm’deki Saluhall’e benzer, hal; az ilerisinde ise giysiler, yiyecekler satılan pazar yeri...  Katedralin önündeki meydanda sevilen bir eski valinin, halkla, üretimle birleştirilmiş yontusunu görüyoruz. Birkaç meydan sonrasında bir madenci yontusu. Her yanı tarih bir kent Helsinki. Birden yağmur başladı. Güzel kahveye tam zamanında attık kendimizi. Buraların bir güzelliği de girdiğin her yerin sıcak olması. Sıcak bir kahve ve dolu dolu kahve kokusu… Yer bulamayınca masalara dağıldık; Mustafa, Ömer, Nermin, Vera, Çiğdem, Suzanna. Üçümüz bir Fin kadının tek oturduğu masaya düştük. Kadın bir şeyler yazıyordu, belki de not alıyordu. Bizi görmeme başarısını o da gösterdi. Çok mu alınganım ne?.. bereket ki yağmur sürmedi, nefis çay ve kahvelerimizi içmemizin ardından çıktık. Bu kez aynı yoldan dönmeyip, ayrı yerler görelim dedik. O yeri bu yeri gezerek kıyıya indik ki ne görelim, öyle bir geniş açı sapmışız ki limanın epey uzağındayız. Limana doğru, şiddetli rüzgâr ve yağmur altında yürüyüşe geçtik. “Hall” yerinde yediğimiz somon çorbası bizi kendimize getirdi. Ömer Bey yakınlarda bir Kürt kızından, elbette Türkçe konuşarak baklava almış getirdi. Baklava limitini aldıkça bereketlendi, ağzımız tatlandı.  

 Dönüş yolculuğumuz, hafta sonunu Stockholm’de geçirmeye giden liseli çağdaki Fin gürültülü gençlerine rastladı. Bağırıp, çağırıp eğleniyorlardı, rahatsız olmadık. Geliş uçağımızdaki on-on beş kişilik Uzakdoğulu topluluğun gürültüsü kadar rahatsız edici değildi. Müzik, dinleti katı bu kez gençlere uygun düzenlenmişti. Geçmişten bugüne pop müziğin güzel örneklerini, yetkince çalan, söyleyen bir topluluğu zevkle dinledik. Ha, dans mı dediniz, sürekli dans, kuşkusuz… 

İsveç tuhaf uygulamaları, siyasası olan bir ülke. Bu kez de beni şaşırtmadı. Daha, Kürdistan bölge sorumlusu tavırlarıyla konuşan Kürtçülere alışamamışken (insanların davranışları üzerinde yurtdışının etkileri iyi doktora konusu olabilir,) İsveç devletinin IŞİD’çilere de koruma, ruhsal sağaltım, iş, konut sağlamakta olduğunu öğrenmek kafamdaki İsveç derin devlet modeliyle ilgili öngörüyü doğruladı, parçalar doğru yerlerine oturdu. Demokrasi ve insan hakları öğretmeni geçinirken, dünyanın silah, çelik, mayın “gereksinim”ini karşılamasının yaman çelişkisi şöyle dururken, aynı zamanda her azgelişmiş ulus devleti güçten düşürecek hangi kıyım örgütü, ilkel, çağdışı yapılanma varsa elimin altında olsun, siyasasıdır bu. İsveçli neden ırkçı olacağına, hesabını kendi ülke yönetimiyle görmüyor? Salaklaşma her halkta ama anlaşılan birinciliği beyaza veriyorlar.

Dönüş hüzünlü oldu. Binlerce kilometrede bıraktık dostları. Dönüş uçağına, o gösterişsiz havaalanında binerken “A, gazete veriyorlar” diye sevinmişken sevincim kursağımda kaldı. Gazetemiz Cumhuriyet yasaklı! Hostes Hanımın dillendirişiyle: Kayda girmiyor, girişi yapılmıyor! Hostes Hanımın suçu değil tabii ki. Suç THY’yi yönetmekle parti militanı olmayı karıştıran, bundan nemalanmaya çabalayan THY yönetimindedir. Birkaç gün sonra ise Aykut Küçükkaya Cumhuriyet’te olanı biteni ayrıntılarıyla anlattı.

Geldik ki yine olmadı baştan aramalar aramalar kemer çıkarttırmalar. On gündür özlediğimiz korna sesleri (sahi, bizim sakin, gürültüden uzak bir yaşam hakkımız yok mu?)

Her şeye karşın baharı yaşayan, sıcacık Türkiyem. “Dilleri var, bizim dile benzemez”lerin yurdundan uzak, öz toprağında bulunmak çok güzel. Ülkenin sömürgenlerine karşı da onurunu koruyabildikçe savaşabilirsin. Onur, durur, kişilik insanın en değerli varsıllığıdır.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
STOCKHOLM’DA CUMHURİYETİMİZİN 96. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ COŞKUYLA KUTLANDI
STOCKHOLM’DA CUMHURİYETİMİZİN 96. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ COŞKUYLA KUTLANDI
STOCKHOLM’DA TÜRK DİL DEVRİMİ’NİN 87’NCİ YILI KUTLANDI
STOCKHOLM’DA TÜRK DİL DEVRİMİ’NİN 87’NCİ YILI KUTLANDI