İSVEÇ OKULLARINDA YARIYIL TATİLİ VE GÖÇMEN ÇOCUKLARI
Mustafa Sönmez

İSVEÇ OKULLARINDA YARIYIL TATİLİ VE GÖÇMEN ÇOCUKLARI

Bu içerik 534 kez okundu.

İsveç’te okullar yarıyıl (Noel) tatiline girdiler. Böylece 21 Ağustos’ta açılan okullar 18 Aralık’ta Sonbahar dönemini tamamladılar. İsveç, geçen yıllara göre bu yıl eğitimde az da olsa bir ilerleme kaydetti. Pisa değerlendirmesine göre son yıllarda gerileme göstererek dünya genelinden ilk 5’lerden 8’e düşmüştü. Bu durum İsveç eğitim sisteminde bir dizi tartışmalara neden olmuş, komisyonlar kurularak nedenleri üzerinde ciddi araştırmalar yapılması amaçlanmıştı. Bu tür çalışmalar semeresini yavaş yavaş göstermeye başlamış gibi görünüyor.

İsveç eğitim sistemi ve okulları değişik kategorilerde ele almak ve ona göre değerlendirmek gerekiyor. Devlet okulları ki, bunu da iki farklı biçimde ele almak gerekiyor. İsveçli çocuk ağırlıklı ve göçmen çocuk ağırlıklı okullar. Özel okullar ki, köklü özel okullar ve 1998 yılından sonra açılmalarına izin verilen ve bir çoğunun kâr amaçlı olduğu ayan beyan ortada olan okullar. Bunlara azınlık gruplarına bağlı olarak açılan okulları da eklemek gerekiyor.

Okullar Genel Müdürlüğü, Öğretmen Sendikalarının hesaplamalarına göre İsveç’te 70 binlere varan bir öğretmen açığı bulunuyor. Bunun iki nedeni var: 1- Çalışan öğretmenlerin okullardaki olumsuzluklardan dolayı yorularak işi bırakmaları. 2 – Öğretmen yetiştiren okullara başvuran gençler arasında ciddi düşüşlerin ortaya çıkması. Gençler öğretmenlik mesleğini artık eskisi kadar çekici bulmuyorlar.

İsveç eğitim sisteminde ortaya çıkan en önemli sorunların başında göçmen ağırlık bölgelerdeki (getto) okullar başı çekiyor. Buralardaki eğitim dibe vurmuş durumda ve öğretmenlerin bir çoğu hem göçmen kökenli hem de eğitmen olarak çalışıyorlar. Göçmen çocukları arzu edilen eğitim seviyesinin birkaç basamak altında bulunuyorlar. Öğrencilerin çoğunluğu hem dil hem de bilgi yetersizlikleriyle boğuşuyorlar. Bu öğrencilerde eğitimsel güdüleme, eğitimin önemine yönelik bilinçlilik düzeyi, kendini geliştirme içgüdüsü oldukça zayıf bir çizelge izliyor. Bu bağlamda göçmen ailelerin eğitime bakış açılarını, ne düşündüklerini ve çocuklarına bu konuda verebildikleri eğitimsel desteğin enine boyuna irdelenmesi gerekiyor. Göçmen aileler çocuklarını “saldım çayıra mevlam kayıra” felsefesiyle okula gönderiyorlar. Bu felsefeyle okula giden çocuklar kısa bir süre sonra eğitimden büyük ölçüde kopuyorlar.

Budizm ve Tasavvuf felsefesinde “Her şeyin başı insandır” sözü vardır. Bu söz genel anlamı içerisinde “insan olmayı” anlatır. Bu sözünün ışığında, ailenin çocuk yetiştirme, terbiye etme ve geleceğe hazırlama aşamalarına yönelik düşüncelerini ele alacak olursak; bir çocuğun geleceği yetiştiği ailenin ellerindedir, diyebiliriz. Göçmen aileler ne yazık ki, içinde bulundukları çağın gereği olarak dünyaya getirdikleri çocukları yetiştirmekte hem çok çok yetersiz kaldıkları gibi aynı zamanda bir umursamazlık örneği de gösteriyorlar.

Bu alanda çalışan bilim insanları çocuğun eğitiminin daha anne rahmindeyken başladığını ortaya koyuyorlar. Bu duruma yönelik eğitimsel bir yöntemler çizelgesi ileri sürüyorlar. Bir de çocuk dünyaya geldikten sonraki yapılması, izlenmesi gereken yollar ve davranışları birer birer açıklıyorlar. Bu bilim insanlarını ne kadar biliyor, ne kadar okuyor ve ne kadarını yeni doğmuş çocuğumuzla paylaşıyoruz. Çocuğumuza buna göre terbiye kazandırıyor, eğitiyor ve ileriye yönelik gelişmesi için okullara gönderiyor ve de ne ölçüde destek oluyoruz?

Yazımın özünü Türk kökenli ailelere ve çocuklarına getirmek istiyorum. İsveç’te bir azınlık grubu olarak Türk kökenli ailelerin çocuklarında büyük eğitimsel sorunlar var. Çocuklarımız, “ben okumam”, “ben okumayı sevmem”, “ben biliyorum”, “bu bana yeter” sözlerini duymaktan öğretmenlerin bir çoğu hem gına getirmiş durumdalar hem de hayal kırıklığı yaşıyorlar. Ben, kişisel olarak bu sözleri duymaktan utanıyorum. Geçmiş yıllarda bu konuya yönelik düzenlenen konferanslara insanlarımızın ilgi duymadığını da belirtmekte sakınca olmadığını düşünüyorum.

Malmö’de çocuk ve gençlik psikiyatristi olarak çalışan, ailesi II. Dünya Savaşı göçmeni olarak İsveç’e gelen Salomon Schulman’ın 22 Aralık 2019 günlü Expressen Gazetesi’nin “Tartışma (debatt)” sayfasına yazdığı makaleyi bu bağlamda okunmaya ve üzerinde düşünmeye değer buluyorum.

Salomon Schulman, “Uyum tartışması beni şaşırtıyor. Banliyölerde (varoş, getto) bölgelerinde yaşayan göçmenler bugün neslimin asla sahip olmadığı bir refah içinde yaşıyorlar.

Eski modern olmayan tek kişilik odamızda, dört kişi minimum alanı paylaşmak zorunda kaldık. Ebeveynler hastaydı ve sadece düzenli olarak düşük ücretli mesleklerinde çalışabiliyordu. Fabrikadan ev gelirken, bakkaldan en ucuz yiyecekleri satın alan, eskimiş kıyafetleri yamalayan - sosyo-ekonomik olarak sosyal grup dörttük. Araba yok, cızırtılı bir radyo ve çocuklar için basit ahşap oyuncaklar.

Benden farklı olarak, kırık bir İsveççe konuşmakta ısrar eden, sosyal nezaket kurallarını (kodlarını) okumakta zorlanan ya da okuldaki eksikliklerinden dolayı kendini suçlu görmeyen, genç insanlarla profesyonel olarak tanıştığımda utanıyorum.

Yine de, gerçekten korkunç psikososyal mirasa rağmen işler bizim için iyi geçti. Ailede akademik gelenekler olmadan, çoğu doktor, psikolog veya öğretmen oldu. Kariyer açısından kendimizi sosyal grup 1 ile karşılaştırabildik” diye yazıyor. Schulman’a hak vermek gerekir ki, kendi azınlık grubu eğitim açısından çok önemli yerlerde buluyor.

Schulman’ın geçirmiş olduğu evrimi, bugünkü göçmenlere ve özellikle de Türk ailelere örnek olacak bir nitelikler taşıyor. İsveç’teki Türk ailelerin büyük ölçüde ekonomik sorunları bulunmuyor. Çocuklar ise, sahip olmak istedikleri her şeye sahipler. Öyleyse, yanlışlık ya da eğitimdeki başarısızlık nereden kaynaklanıyor? Göz önünde olan birkaç akademisyen gençlerimizi dikkate alarak, eğitimde başarılıyız demek, “abesle iştigal etmek” olur, kanısını taşıyorum.

Buradan göçmen olan Türkiye kökenli ailelere seslenmek istiyorum: Bizler ve dolaysıyla da çocuklarımız, torunlarımız, torunlarımızın çocukları burada kalıcılar. Bu durumda bizlere düşen görev onları en iyi bir biçimde geleceğe hazırlamak olmalıdır. Eğitimde başarı oranımız düşük. Bunu peşinen kabul edelim. Bu bağlamda eğitimde düşük olan başarı oranımızı nasıl yüksek düzeylere çıkartabiliriz? Bu çocuklar eksiklikleriyle, fazlalıklarıyla bizim çocuklarımız.

Neden, Birtakım durumları açıkça ortaya koymaktan, tartışmaktan ve çözüm yolları üretmekten kaçınıyoruz? Neden, birbirimizi şu ya da bu nedenlerle ötekileştiriyoruz? Neden, birbirimize farklı pencerelerden bakıyoruz? Bizler aynı geçmişe, aynı kültüre, aynı örf-adetlere sahip olan bir toplumun parçalarıyız. Sen, ben bağlamında ikilikler niye? Bir düşünün, bir düşünelim….

Çocuklarımızın geleceği bizim, hepimizin ellerinde bulunuyor. Ya değilse, zaman çok geç olabilir… Seçim; benim, senin ve bizlerin…

Unutmayalım!..

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Mustafa Sönmez     2019-12-24 Sayın değişik adlarla (Demet, Ali defolun Türkler ba,Melda akcan) ve aynı İP adresiyle yazan okuyucum, okuyucumuz, Türklere yönelik nefretiniz nereden kaynaklanıyor? İsveç Postasını okumak zorunda değilsiniz... Gerekirse, İP adresinizden asıl kimliğinizi öğrenebiliriz... Bu iş de zor değil... Nefret tümcelerini yazmadan önce bir kez daha düşünün... İyi Noeller ve Yeni Yıllar diliyoruz. Sevgilerimizle...
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İSVEÇ’TE, ÖZLEM ERDOĞAN SİGORTA SEKTÖRÜNDE 2019’UN EN İYİSİ SEÇİLDİ
İSVEÇ’TE, ÖZLEM ERDOĞAN SİGORTA SEKTÖRÜNDE 2019’UN EN İYİSİ SEÇİLDİ
STOCKHOLM’DA CUMHURİYETİMİZİN 96. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ COŞKUYLA KUTLANDI
STOCKHOLM’DA CUMHURİYETİMİZİN 96. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ COŞKUYLA KUTLANDI