19 Mayıs ve Mustafa Kemal
Mustafa Sönmez

19 Mayıs ve Mustafa Kemal

Bu içerik 332 kez okundu.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderi Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla belli olmaya başlamıştı. O tarihten itibaren Rus Çarlığı ”Hasta Adam” sözünü açıktan açığa dillendirir olmuştu. Bu hengâme içerisinde yüzyıldan fazla bir zaman geçti. Emperyalist güçler gizli anlaşmalarla aralarında paylaşmışlardı ama tam olarak çözemedikleri bazı durumlar vardı. Bu nedenle Osmanlının hastalıklı yaşamı devam etti. İşin özünde Osmanlının bu süre içerisinde hastalığını çareler arayacağı yerde, hastalığı daha da arttı. I. Dünya Savaşı da sonunu getirdi ve tarihin tozlu sayfalarındaki yerini aldı.

 

Osmanlı içinde yaşadığı çağı kavrayamamış (özellikle İstanbul’un alınışından sonra), iyi analiz edememiş ve Batının bilimde, teknikte ilerleyişini görmemezlikten gelmiş, üç maymunu oynamıştır. Dolaysıyla kendi yanlışlıklarının kurbanı olmuştur. Bunun bedelini de Türk halkı canıyla, kanıyla ödemiştir.

 

Osmanlı I.Dünya Savaşı’nı kaybetmiş ve işgal başlamıştı. Doğu Cephesinden İstanbul’a dönen Mustafa Kemal Paşa, Haydarpaşa rıhtımından demirlemekte olan işgal gemilerini görür ve hüzünle seyreder. Bu hüznün arkasında çelikleşen bir irade, azim ve bilinç yatmaktadır. Kafasında herşey ayan beyan biçimlenmeye başlamıştır. Yanındakilere dönerek;”Geldikleri gibi giderler” der ve bineceği sandala doğru yürür. Bu an Osmanlı yani yeniden kurulacak olan Türkiye için bir dönüm noktasıdır.
 

 

Mustafa Kemal bu kez de kararlılığını ve beyninde daha önceden kurguladığı yeni devleti işgalden kurtarmak için Bandırma vapuruyla Samsun’a doğru yola çıkarken boğazda demirlemiş olan işgal gemilerini göstererek;  “Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız maddedir!  Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar.  Biz, Anadolu’ya ne silah, ne cephane götürüyoruz; biz ideali ve imanı götürüyoruz..!


Bu söz Mustafa Kemal’in ülkeyi kurtarmak için ne kadar kararlı olduğunun çok açık bir göstergesidir.

 

İşte, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri bu sözlerle ve bu sözlerin kararlılığıyla atılmıştır. 19 Mayıs 1919’a kadar İstanbul’da hem arkadaşlarıyla ülkenin durumunu ve yapılacak işler üzerine konuşur, tartışır hem de planlarlar yapar. Çünkü, ülke I. Dünya Savaşı sonrası tamamen işgal edilmiş ve Osmanlı padişahı emperyalistlerin emrine girmişti. Her yanda çöküntünün, umutsuzluk ve çaresizliğin, karamsarlığın gölgesi bir gece gibi Türk toplumun ve onun ülkesinin üzerine çökmüştü. Bu durumda ne yapılmalıydı? Eli kolu bağlı oturup el mi ovuşturulmalıydı ya da 99’luk tespih alıp işgal güçlerine teşekkür duası mı okunmalıydı? Ya da şairimizin dediği gibi; ”Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım” diyerek ortadan kaldırılmak ve esaret zincirlerine mahkum edilmek iştenen bir halkın haykırma, ayağa kalkma günü mü olmalıydı?

 

Yunanlıların güzel İzmir’imize asker çıkarmaları, vatan meşalesini ateşleyen bir kıvılcım olmuştur. Mustafa Kemal, Samsun’a hızla hareket ederken, son hamleyi ve vuruşu yapmaktan başka birşey düşünmüyordu. Beyninin hücrelerinde ”tam bağımsızlık” meşalesi yanıyor ve yolunu aydınlatıyordu. Bu ölüm kalım savaşını mutlaka kazanacaklarına olan güvenci tamdı.

 

Bu nedenle Bandırma Vapurunda Mazhar Müfit Kansu’ya zaferden sonra neler yapacağını not ettirirken, bir yerde M. Müfit Kansu yazmayı bırakır ve sorar; ”Paşam hayal görmüyorsunuz değil mi?”

 

Mustafa Kemal kararlı ve kendisinden emin sesiyle yanıtlar; ”Sırası geldikçe sana hangi maddede olduğumuzu soracağım” der. Cumhuriyet kurulduktan sonra yazdırdıklarını bir bir gerçekleştirir.

 

Böyle, ileri görüşlü, olayları ve gelişmeleri analiz eden bir asker ve devlet adamı hangi ulusa nasip olmuştur. Daha 1930’larda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çökeceğini ve bizim oradaki Türk ırkdaşlarımızla iyi ilişkiler kurmamız gerektiğini söylemiştir. Hitler’in Avrupa’da büyük bir felakete sebep olacağı ve savaşa girilmemesi yönünde uyarıları ne anlama gelmektedir? Gelecek göklerdedir, diyerek uzayın adım adım parselleneceğini ta o zamandan bizi haberdar etmiştir. Bu bir kâhinlik mi ya da durumları iyi analiz eden bir ileri görüşlülük mü?

 

Elbette yaşanan gelişmelerden, olaylardan, somut gerçekler çıkarmak bir yetenek, bir bellek işidir. Mustafa Kemal bunu yapmıştır.

 

Mustafa Kemal’in Samsun’dan sonra Amasya’ya ayak bastığı zaman kafasında bir tek düşünce vardı: ”Ya İstiklal ya Ölüm!”. Bu düşüncenin yansımasını ”Amasya Tamimi’nde buluyoruz. Ona göre; ”Bu ülkeyi yine bu ülke insanının azim ve kararı” kurtaracaktır. Çünkü, ”ülke bir bütündür ve parçalanamaz” düşüncesi egemendir.

 

Erzurum, Sivas kongreleri sonrası üç ay doğu taraflarında kalarak yaptığı çalışmalar arkasından 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelerek 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması ve Ankara Hükümeti’nin başına geçmesi hiçbir zaman bir tesadüf eseri olarak nitelendirilemez.

 

Kurtuluş Savaşı kazanılıp ülke düzlüğe çıktığı zaman Lozan’da verdiği savaş, yurtta işgalcilere karşı verdiği savaş kadar büyük ve anlamlıdır. Orada bir ülkenin varlığını emperyal güçlere karşı kabul ettirmiştir. İngiltere temsilcisi Lord Curzon, ”şimdi verdiklerimizi zamanı gelince teker teker geri alacağız” demesi, Batı’nın yenilgiyi içine sindiremediğinin en önemli kanıtıdır. Ne yazık ki, Curzon haklı çıkmış, Mustafa Kemal Atatürk’ten ve özellikle 1950’den sonra iş başına geçenler batının emellerini gerçekleştirmesine zemin hazırlamışlardır. Bugün ülkemiz borç batağında Osmanlı’nın durumuna düşürülerek, peşkeş çekilmektedir.

 

Mustafa Kemal, Türk insanını çağdaş uygarlık düzeyine yükseltecek olan devrimlerini ortaya koyarken yine halkıyla omuz omuza olmuş, devrimleri halkla paylaşmıştır. Devrimlerin yaratacağı gelişmeyi halka kendisi anlatmıştır. Halk tarafından herhangi bir tepkiyle karşılaşmamış, üstelik halk alkışlarıyla destek vermiştir. Ama her devrimin bir karşı devrimcileri vardır. Bunlar uygun zanmanı ve zemini beklemesini çok iyi bilirler. Ülkemizde de karşı devrimciler 1950’lerden itibaren büyük ölçüde sahneye çıkmaya başlamışlar ve karşı devrim hareketlerini toplumsallaştırarak, çağdaşlığın, gelişmenin önünü tıkamışlardır. Türk insanını cahilliğe, cehalet batağına tekrar sürüklemişlerdir. Türkiye bugün, çağdaş bir ulus olmaktan uzaklaştırılmış, cemaatlar, tarikatlar topluluğuna dönüştürülmüştür. Halbuki, Mustafa Kemal; ”Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler mensup(tarikata bağlı)lar, ülkesi olamaz” derken ülkenin çağdaş uygarlık yolunda emin adımlarla yürüyeceğinin bilinmesini istiyordu.

 

Mustafa Kemal Atatürk, ”Büyük Söylev”inde ülkenin işine düşürüldüğü açmazı giriş bölümünde çok güzel özetlemiştir. Yeni Cumhuriyeti, geleceğin mirasçısı olacak olan gençliğe emanet etmiştir. Gençliğe olan güvencini hem Bursa Söylev’inde hem de Gençliğe Hitabesi’nde ortaya koymuştur. Bu ülkenin gerçek bekçilerinin Türk gençliği olduğunu her vesileyle dile getirmiştir. Devrimlerin korunmasında ve yaşatılmasında gençliğe büyük görevler düştüğüne inanmaktadır. İnsanoğlu ölümsüz değildir ve birgün bu dünyadan göçecektir. Gençlik dinamik bir yapıya sahiptir ve kalıcıdır. Gençlik onun için gelecektir ve; ”Her şeye rağmen muhakkak bir aydınlığa doğru yürümekteyiz. Bende bu inancı yaşatan güç, sadece yüce ülkem ve milletim için beslediğim sonsuz sevgi değildir; bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde bile, sırf vatan ve hakikat aşkıyla aydınlık aramaya ve yaymaya çalışan bir gençlik gördüğümdendir. Ey yükselen yeni nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu sonsuza kadar yaşatacak olan sizlersiniz. Türk gençliği amaca, bizim yüksek ülkümüze, durmadan, yorulmadan yürüyecektir” diyecektir.

 

19 Mayıs esaret altına alınmak istenen bir ulusun kurtuluşa ve kuruluşuna giden yolda bir kilometre taşıdır.

 

19 Mayıs Cumhuriyet’in ilke ve devrimleriyle temellerin atıldığı günün adı. Bir ulusun yoktan var olmasının biricik gücüdür.

 

19 Mayıs yüzyıllardır karanlığa mahkum edilen bir ulusun aydınlanma yolunda attığı ilk adımdır. Türk aydınlanmasının temel taşıdır. Yüzyılların bilgi susuzluğuna döşenen su kanallarıdır. Bir ulusun varlığını bünyesinde yeniden yoğuran üretici güçtür.

 

19 Mayıs yüzyıllardır açık pazar haline getirilerek sömürülen ülkenin, bir ulusun artık yeter dediği günün başlangıcıdır. Bu bağlamda Mustafa Kemal ekonomiye verdiği değeri şu sözlerle açıklıyordu: ”Ekonomisi zayıf bir ulus, yoksulluktan ve düşkünlükten kurtulamaz; güçlü bir uygarlığa, kalkınma ve mutluluğa kavuşamaz; toplumsal ve siyasal yıkımlardan kaçamaz. Ekonomik kalkınma, Türkiye'nin hür, bağımsız, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin bel kemiğidir. Tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla olur.”

 

19 Mayıs ve Mustafa Kemal bir bütündür ve kurtuluşu, kuruluşu gerçekleştiren, çağdaş Türkiye’yi yaratan güçtür. Tüm mazlum ülkelerine örnek olarak onların önünü açan, yollarını aydınlatan bağımsızlık güneşidir.

 

19 Mayıs Atatürk’ü anma, Gençlik ve Spor Bayramınız kutlu olsun.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İSVEÇ’TE, ÖZLEM ERDOĞAN SİGORTA SEKTÖRÜNDE 2019’UN EN İYİSİ SEÇİLDİ
İSVEÇ’TE, ÖZLEM ERDOĞAN SİGORTA SEKTÖRÜNDE 2019’UN EN İYİSİ SEÇİLDİ
STOCKHOLM’DA CUMHURİYETİMİZİN 96. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ COŞKUYLA KUTLANDI
STOCKHOLM’DA CUMHURİYETİMİZİN 96. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ COŞKUYLA KUTLANDI