Dil Derneği Gürhan Uçkan Şiir Ödülü Adem Göktaş’a Sunuldu
İSVEÇLİ TÜRKLER REFERANDUMDA ‘HAYIR’ DEDİ
ERDOĞAN KAZANDI, TÜRKİYE KAYBETTİ
CHP İSVEÇ BİRLİĞİ 2. OLAĞAN KONGRESİ’Nİ YAPIYOR
Bu yazı 12 Nisan 2015, Pazar 18:41:45 tarihinde eklendi. 1929 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Kültürel Entegrasyon ve Çok Kültürlülük Üzerine - Vedat Erenoğlu

Kültürel Entegrasyon ve Çok Kültürlülük Üzerine

Türk Dil Kurumu sözlüğünde Kültür, “Toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.” şeklinde tanımlanmaktadır. Bireyin bir topluluğa aidiyet duygusu ile bağlanabilmesi için olmazsa olmaz koşul müşterek kültürdür. Kültürün unsurlarını; dil, gelenek ve görenek, sanat, dünya görüşü ve tarih olarak sıralayabiliriz.
 

Kültür, bir birikimdir, mirastır ve ebeveynlerden çocuklarına ve dahi onların çocuklarına taşınır. Kültür, durağan değil değişkendir, zamanın akışı içinde toplumsal değişimlerden etkilenerek yeniden şekillenir ve süreç devam ederken kültürler karşılıklı olarak da birbirlerinden etkilenirler. Farklı kültürlerden toplumlar birbirleriyle temasa geçince karşılıklı olarak etkileşim başlar.
 

Günümüz teknolojisinin ve özellikle internetin getirdiği yüksek iletişim becerisi, bireyin, dünya üzerinde var olan tüm kültürlerle temasını ve dolayısıyla bu kültürlerle doğrudan etkileşimini mümkün kılmaktadır. Kapitalizmin bir sonucu olan dev sermaye birikimleri, gerek çok uluslu ve gerek uluslararası firmaların iç içe geçmiş yapıları, ülkesel sınırları tanımayan global ekonomik bir entegrasyonunu doğurmaktadır. Uluslararası tahkim kurumları, global ekonomik entegrasyonun oluşumunu ve varlığını sürdürmesini kolaylaştırmaktadır. Dünya üzerinde var olan tüm olayları açıklamaya çalışırken, konunun ekonomik boyutunu göz ardı ederek doğru tahlil yapmak mümkün olmaz. Kültürel etkileşim, kültürel değişim ve çok kültürlülük gibi kavramların irdelenmesinde de ekonomik boyutu ihmal etmemek gerekir.
 

Batı toplumlarının bir çoğunda kültürel çeşitlilik ve kültürel özdeşlik kavramları politik tartışmaların en önde gelenleri olmuştur. Avrupa ülkelerinin çoğunda, bu ülkelere göçün artması bu ve bu benzeri tartışmaların çoğalmasına neden olmuştur. Etnik ve kültürel farklılıklarla uğraşmak Avrupa toplumlarının karşılaşacağı en önemli maceralardan biri olacaktır.
 

Tarihte en çok göç alan ülke olan ABD, entegrasyon konusuna, kültürel asimilasyon açısından yaklaşmıştır. Sosyolojide; “Asimilasyon” çoğunluk veya erk sahibinin baskısıyla, farklılık gösteren grupların, bunların kültür birikimleri ve kimliklerinin, baskın yapı içinde eriyerek yok olması olarak tanımlansa da asimilasyonun, toplumlar açısından çift taraflı olduğunu baskın çıkan kültürün diğer kültürü etkilediğini ve kendine benzettiğini göz ardı edemeyiz.
 

Toplumun içinde bulunduğu şartlara bağlı olarak asimilasyon hızlı ya da kademeli olarak ortaya çıkabilir. Asimilasyonun tam anlamda gerçekleştiği ancak yeni üyenin, toplumun diğer üyelerinden ayırt edilemez hale geldiğinde oluştuğu varsayılır. Ancak pratikte hiç bir toplumda asimilasyonun tam anlamıyla gerçekleştiğinden bahsetmek mümkün değildir. Asimilasyon bir tercih olsun ya da olmasın, her zaman, gerek göçmen grup tarafından ve gerekse hakim toplum tarafından dirençle karşılanır. Ancak her iki taraf da, yani göçmenler ve göç kabul eden toplum kültürel açıdan karşılıklı olarak bir diğerinden etkilenirler. Yeni bir kültür ortaya çıkar, tabi ki ortaya çıkan yeni kültür hakim toplumun kendi kültürünün yeni bir sürümüdür, ancak aynı zamanda göçmenlerin kültürlerinden de izler taşır.
 

A.B.D.’ne göç eden Avrupalı göçmenler üzerinde araştırmalar yapan Amerikalı bilim adamları, bu araştırmalar müddetince, ölçülebilir kıstaslarla asimilasyonu formüle etmek üzere çalışmalar yapmışlardır. Asimilasyonun ölçülebilir kıstaslarını; sosyoekonomik statü, mekânsal yoğunluk, dil becerileri ve farklı toplumlardan insanların birbiriyle evlenmeleri şeklinde sıralayabiliriz.
 

Sosyoekonomik statü, eğitim becerileri, istihdam, gelir seviyesi ile tanımlanabilir. Dışardan gelenlerin o ülkede doğanlara oranla eğitim, istihdam ve gelir seviyeleri belirlenir. Mekânsal yoğunluk; coğrafik konum ve ikamet olgularıyla tanımlanabilir. Aynı etnik gruptan olanların ikametgah açısından belli bölgelerde yoğunlaşmaları göstergenin bir ucuyken diğer ucu da aynı etnik gruptan olan insanların tüm bölgelere yayılmış olarak ikamet etmeleridir. Dil becerisi; göç edilen ülkenin dilini konuşma becerisi ve ana dili unutma olgularıyla tanımlanabilir. Genelde göç eden toplum açısından; birinci nesil, göç edilen ülkenin dilini bilmekle birlikte ana diline daha çok hakimdir, ikinci nesil çift dilli yani her iki dile de hakimken üçüncü nesil göç edilen ülkenin diline tamamen hakimdir ve kendi ana dilini öğrenememe durumundadır. İngilizce “Intermarriage” olarak ifade edilen Türkçe’ye farklı toplumlardan insanların birbiriyle evlenmeleri olarak tercüme edebileceğimiz dördüncü kıstas; ırk ve etnik köken olgularıyla tanımlanabilir. Farklı ırktan ve/veya farklı etnik kökenden insanların birbiriyle evlenmeleri ebeveynlerin çocuklarına kendi etnik kültürlerini geçirmelerine engel olur ve pratikte çocuklar nerdeyse tamamen yaşadıkları ülkenin kültürünü alırlar.
 

Göç olgusu bir gerçektir ve her zaman bir takım sonuçlar ve sorunlar doğurmuştur. Kültür kavramının insan hayatındaki yeri başka hiç bir olguyla kıyaslanamayacak kadar önemlidir. Nasıl ki farklı topraklarda ve farklı iklimlerde farklı bitkiler yetişir ve bir bitkiyi kendi topraklarından farklı topraklarda ve farkı iklimlerde yetiştirmek isterseniz sorunlarla karşılaşırsınız, bir bireyi de yaşadığı topraklardan ve yaşadığı kültür ikliminden uzaklaştırırsanız o zaman da benzer sorunlar yaşarsınız. Farklı topraklarda, farklı iklimde yetiştirmeye çalıştığınız bitki yeni şartlara uyum sağlayıp, değişime uğrayarak varlığını sürdürür, ancak o, artık eski bitki değildir. İnsan da bitki gibidir, göç eden bir insan gerek ana yurdunun özelliklerini taşır gerekse göç ettiği yeni yurdunun özelliklerini taşır. Ancak artık o yeni bir insandır, ne eski ana yurdundaki kişidir ne de tam anlamıyla göç ettiği yurdundaki diğer insanlar ile tamamen aynıdır.
 

Göç ister bireysel olsun ister topluluk olarak olsun gerek göçenler açısından, gerekse göç edilen yeni yurt açısından bir entegrasyon problemini birlikte getirir. Göç edenlerin, günlük hayatlarına sorunsuz devam edebilmeleri için bir şekilde topluma entegre olmaları gerekmektedir. Her olgu, o alanda çalışan bilim adamları için bir araştırma konusu olagelmiştir ve bilim adamları o konuda yaptıkları araştırmalar sonucunda ürettikleri teorilerini insanlıkla paylaşa gelmişlerdir. İşte bu noktada sosyal bilimlerle uğraşan bilim adamları kültürel entegrasyonu araştırmışlar ve teoriler üretmişlerdir. Bu teorilerden kısaca bahsetmek istiyorum.
 

Asimilasyon Teorisi:


Bu yaklaşım üç temel özellik üzerine inşa edilmiştir. Farklı enik grup üyeleri, göç ettikleri ülkenin yerlileriyle aynı sosyoekonomik şartları paylaştıkları için doğal süreç içinde aynı kültürü paylaşırlar. Bireyin, göç ettiği ülkenin kültürü ve davranış kalıpları, doğal olarak anavatanında edinmiş olduğu kültür ve davranış kalıplarının yerine konur. Bu süreç bir kez başladı mı artık durdurulamaz ve geriye çevrilemez.
 

Çok Kültürlülük (Multiculturism)


Bir diğer yaklaşım olan “Çok Kültürlülük”, Asimilasyon teorisi tarafından ileri sürülen basit entegrasyon sürecini reddeder.  Bu yaklaşım, toplumun hakim baskın bir çoğunlukla birlikte farklı etnik kökenden ve ırktan gelen azınlıkların bir araya gelmesinden oluştuğunu kabul eder. Azınlıkların baskın topluma benzeşmesi için baskı altında tutulmasını reddetmekle kalmaz göç edilen ülke tarafından, göçmenlerin kendi kültürlerini toplum içinde sürdürebilmelerini desteklemelerini savunur. Bu yaklaşım göçmenleri yabancı olarak görmeyi ve dışlamayı reddeder.
 

Yapısalcılık (Structuralism)


Bu yaklaşım asimilasyon süreciyle ilgilenmekten çok sosyoekonomik statüdeki farklılığın etnik azınlık grubun sosyal entegrasyonundaki farklılıklara etkisini vurgular. Sağlık, iş, barınma, eğitim, güç, ayrıcalıklara sahip olmadaki eşitsizlik, göçmenlerin ve etnik azınlıkların sosyal entegrasyon becerilerini etkileyen yapısal kısıtlama olarak görülmektedir.
 

Kesimli Asimilasyon Sentezi (Segmented Assimilation Synthesis)


Bundan önceki yaklaşımların, göçmenlerin entegrasyon modelinin belli bir boyutu üzerinde durmalarına karşılık kesimli asimilasyon sentezi yaklaşımı, bu farklı yaklaşımların bir sentezini sunar.
 

Günümüzde İsveç’in yoğun göç alan bir ülke olduğu ve çok kültürlü bir toplum olduğu gerçeğini inkar etmek mümkün değildir. 1930 yılında İsveç’te yaşayanların ancak % 1’i farklı ülkelerde doğanlardan oluşuyordu. Bu oran özellikle 1965 yılından bu yana kademeli olarak arta gelmiştir. 2000 yılında İsveç’in nüfusu 8,8 milyonken bunun 1 milyonu farklı ülkelerde doğanlardan oluşmaktaydı ve 550.000 kişinin en az bir ebeveyni farklı ülkede doğanlardan oluşmaktaydı. Göç aynı oranda devam ederse 2050 yılında İsveç kökenlilerin İsveç’te azınlık durumuna düşmeleri beklenmektedir. (Kaynak: İsveç Göçmen Bürosu verileri)
 

Günümüz dünyasında göçmenlerin tamamen asimle edilmeleri, kendi kültürlerinin unutturulması gibi tam asimilasyonu savunan fikirlerin itibar görmesi mümkün değildir. Toplumlar deneyimlerinin soncunda kültürel etkileşimin karşılıklı olduğunu kavramışlardır. Bir çok ülkede göç eden azınlık göç edilen ülkenin kültürünü etkilemiştir. Göç edilen ülke yeni kelimeleri diline katmış, yeni lezzetler tatmış, yeni gelenek ve göreneklerle tanışmış, farklı dini vecibeleri öğrenmiş, farklı müzik türleriyle tanışmıştır. Bazıları aynen göç edilen kültüre geçerken, bazıları da uyum sağlayarak geçmiştir. Türkiye’deki döner İsveç’e gelmiş kebap olmuş mesela.
 

Bir de global kültürün etkilerini unutmamak gerekir. Özellikle gıda, elektronik ve tekstil sektöründe ortaya çıkan dev markalar tüm dünya insanlarının tüketim kültürünü yeniden şekillendirmekte ve bu alanlarda dünya insanlarını müşterek bir kültüre doğru götürmektedirler. Bu konuda dünya insanlarının bir direnç gösterdiğini söylemek pek mümkün değil. Geçmişte basının yaptığı görevi bu gün medya yapmaktadır. Basın sınırlı imkanlara sahipken, bugün medya sınırsız imkanlara sahiptir. TV ve Sinema sektörü, uydudan yayın yapma ve internet teknolojisini kullanarak tüm dünyadan herkes tarafından ulaşılabilir hale gelmiştir. Sosyal medyayı da unutmamak lazımdır. Cep telefonlarımıza giren mikro kamera, Youtube, Facebook, Twitter gibi internet platformlarıyla buluşunca artık habere eşzamanlı ulaşır olduk. Tüm bu gelişmelerin bize getirdiği olumlu ve olumsuz tarafları bir yana bırakırsak, kültürel entegrasyon açısından çok farklı bir çağda olduğumuzu kavramamız gerekir. Yukarda bahsettiğim bütün bilimsel çalışmalar eskimiştir. Internet ve geniş bant bağlantının yaygınlaşması kültürel açıdan bizi farklı bir boyuta taşımıştır. Bu değişim ve dönüşüm başlamıştır ve geri dönülemez bir hal almıştır.
 

Bugün kültürden bahsettiğimizde, kültürün global boyutundan, Avrupa Birliği boyutundan, İsveç boyutundan, Türkiye’den İsveç’e taşıdığımız boyutundan ve hatta Türkiye’de geldiğimiz yörenin kültür boyutundan bahsediyoruz demektir.
 

Global kültürü, tüm dünya insanları birlikte şekillendiriyoruz, aynı şekilde Avrupa Birliği Kültürü’nü bu coğrafyada yaşayanlar ile birlikte şekillendiriyoruz ve yine aynı şekilde İsveç Kültürünü tüm İsveç’te yaşayanlarla birlikte şekillendiriyoruz. Türkiye’den İsveç’e taşıdıklarımız neler? bunları koruyabiliyor muyuz? ve/veya geliştirebiliyor muyuz? ve nihai olarak hepsinden önemlisi çocuklarımıza aktarabiliyor muyuz? Bence yanıtlamamız gereken sorular bunlar.
 

Çocuklarımız ikinci yurdumuz olan İsveç sosyal toplumunda hayat sürmektedirler. Şu anda içlerinde çalışanlar olduğu gibi henüz öğrenci olanlar da var. Özellikle burada doğan çocuklar ağırlıklı olarak İsveç Kültürü’nün etkisi altında yetişmektedirler. Onlar Türkiye’den gelmediler ve yanlarında ana vatanın kültürünü getiremediler. Onlara Türk Kültürü’nü öğretmek görevi öncelikle anne baba olarak bizim üzerimize düşmektedir. Çocuklarımıza kültürümüzü öğretirken konuyu bir kültürler arası çatışma olarak ele almamalıyız ve inkarcı olmamalıyız. Kültürel farklılıklar, toplumların değer yargılarını etkiler, kendi değer yargılarımızı öğretirken yaşadığımız ülkenin değer yargılarını inkar edersek, çocuğumuzu ikileme sokarız. Çok kültürlülüğün egemen olduğu bir dünyada çocuğumuza önce tüm kültürlere, tüm inançlara, tüm değer yargılarına, tüm gelenek ve göreneklere saygı duymayı öğretmeliyiz. Türkçe’de bir deyiş vardır; “Bir lisan bir insan, iki lisan iki insan.” Birden fazla dil bilmenin kültürel bir zenginlik olduğunu anlatır bu söz. Çok kültürlülük de aynı şekilde bir kültürel zenginliktir.
 

İnsanın kendi özünü muhafaza ederken aynı toplumda yaşadığı diğer farklı insanların değerlerine de aynı saygıyı göstermesi insani bir vazifedir. Çocuğumuza iki kültür arasında seçim yapma zorunluluğu getirmek akılcı olmaz, ancak içinde yaşadığı toplumun değerlerine bir yandan saygı gösterirken, diğer yandan kendi özünü korumasını ve yeri geldiğinde kendi değerlerini sıkılmadan toplumdaki diğer farklı kökenden bireylere anlatmasını ve onlardan da bizim değerlerimize saygı göstermelerini beklemesini öğretirsek, işte o zaman çocuğumuzun çok kültürlü (multicultural) bir birey olarak problem yaşamasını önleyebiliriz.
 

Türk Kültürü’nü İsveç’te yaşatmak ve çocuklarımıza geçirebilmek için İsveç’te bulunan Türk sivil toplum örgütlerine de görevler düşmektedir. Sivil toplum örgütleri bu görevleri bir araya gelerek eşgüdüm içinde ifa etmelidirler ki etkili bir sonuç alınabilsin. Aşağıda Sivil Toplum Örgütleri’nin acilen yapmalarında, İsveç’te yaşayan Türk Toplumu olarak çok fayda göreceğimize inandığım hususları gelecekte yapılmaları ümidiyle sıralamak istiyorum;
 

Tüm Sivil Toplum Örgütleri’nin katılımıyla ve katkılarıyla müşterek bir kültür politikası oluşturulması, bir kültür evinin açılması,
 

Özel günlerin kutlamalarına ev sahipliliği yapacak örgütlerin belirlenmesi ve her özel gün kutlamasının, belirlenen örgütün ev sahipliğinde yapılması,
 

Kültürel ve sanatsal etkinliklerin düzenlenmesi, bu etkinliklerde Türk Kültürü’nün tanıtımının ve sürdürülmesinin asıl amaç olması,
 

Türk Kültürü’ne ait bilgilerin gerek Türkçe gerek İsveççe, web siteleri ve portaller aracılığıyla eş zamanlı ulaşılabilir kılınması,

Fiziki ve sanal kütüphanelerin oluşturulması,
 

İnternet üzerinde Türkçe yayın yapan bir radyonun hayata geçirilmesi,
 

Kurslar düzenlenmesi, korolar oluşturulması, yarışmalar düzenlenmesi.
 

Bu yazıyı okuyan tüm soydaşlarımın benzer bir listelerinin olduğuna eminim. Tüm listelerin bir araya geldiği, tüm fikirlerin tartışıldığı ve tartışmaların meyvelerini verdiği bir geleceği hayal ediyorum. Bir yerlerden ve geç olmadan başlamak ümidiyle...
 

Hepinizi saygıyla selamlarım.

Yazdır Paylaş
Diğer Vedat Erenoğlu Yazıları
isvecpostasi.com