STOCKHOLM’DA “CUMHURİYET” COŞKUYLA KUTLANDI
CİNSEL TACİZ PROTESTO EDİLDİ
İSVEÇLİ KADINLARIN YÜZDE 80’İ CİNSEL TACİZE MARUZ KALMIŞ
Dil Derneği Gürhan Uçkan Şiir Ödülü Adem Göktaş’a Sunuldu
Bu yazı 25 Nisan 2015, Cumartesi 09:57:02 tarihinde eklendi. 649 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Biraz Siyaset, Biraz Felsefe… Üst Kimlik, Alt Kimlik, Vatandaşlık ve Yenidünya – Bölüm - II -

Biraz Siyaset, Biraz Felsefe… Üst Kimlik, Alt Kimlik, Vatandaşlık ve Yenidünya – Bölüm - II

25 Aralık 1991 tarihinde SSCB Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov'un istifa etmesinin ardından Sovyetler Birliği'ni teşkil eden cumhuriyetlerin bağımsızlığını kazanmalarıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağılmıştır. Bu tarih dünya üzerinde mevcut sosyalist ekonomik sistemlerin çöküş tarihi kabul edilir. Diğer yandan 15 Eylül 2008’de Lehman Brothers’ın iflasını açıklamasıyla başlayan süreç de Kapitalist Ekonomik Sistemin çöküşünün başlangıcı kabul edilebilir. 15 Eylül 2008’den sonra neler oldu bir hatırlayalım.

Lehman Brothers'ın iflası fitili ateşledi. ABD finans devleri ardı ardına çöktü. Eylül ile ekim ayları krizin şiddetini en fazla hissettirdiği aylar oldu. ABD yönetimi dev mortgage şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac'e el koydu. Sadece bu iki şirket değil, aralarında yatırım bankası Merrill Lynch'in de bulunduğu tam 25 banka Hazine'nin kontrolü altına girdi.

Ardından mali kriz genişledi, küresel ekonomik krize dönüştü. Otomotiv ve perakende sektörlerine de ağır darbeler indirdi. Amerikan otomotiv endüstrisinin üç dev şirketi General Motors, Chrysler ve Ford iflas noktasına geldi. Beyaz Saray, finans sektörünü rahatlatmak için 700 milyar dolarlık sorunlu varlıkları kurtarma programı hazırladı. Sanayinin yeniden canlanması için de 800 milyar dolarlık teşvik planı açıkladı.

Kapitalizmin, 1930’lardaki krizinin bir benzeriyle, belki daha da derin bir krizle karşı karşıya olduğu, birçok ekonomist tarafından ifade edildi. İfade edilmeyen şey, bu krizin üretici güçler ile mevcut üretim ilişkileri; üretimin küresel düzeyde toplumsallaşmış olması ile üretim araçlarının özel mülkiyeti (ve onun hukuksal ifadesi olan ulus devletlerin varlığı) arasındaki çelişkinin ürünü olduğuydu. Üretici güçler, yarım yüzyılı aşkın süredir sergiledikleri devasa atılım sayesinde, mevcut ulus devletlere boyun eğdirdiler ve artı- değerin üretimi sürecine ulus-ötesi bir karakter kazandırdılar.

Büyük Amerikan ve Avrupa firmaları, üretimlerini işçiliğin ucuz olduğu Çin gibi ülkelere kaydırırken bu ürünlerin tüketicisi olan kendi ülkelerindeki işgücünü oluşturan bireylerin işsiz kaldığı ve fakirleştiğini ihmal ettiler. Ürettikleri ürünü daha ucuza mal ederken, onu satacakları potansiyel alıcıların alım gücünü düşürdüler.

Kapitalist sistemin dünya üzerindeki sunumu serbest piyasa ekonomisidir. Yani fiyatların hiçbir müdahale olmaksızın arz ve talebin kesiştiği noktada piyasada kendiliğinden oluşmasıdır. Görünmeyen bir el her zaman piyasayı dengede tutacaktır.

Temelde bir ekonomik model aşağıdaki sorulara cevap verir;


• Hangi mal ve hizmetler ne miktarda üretilmelidir?


• Mal ve hizmetler hangi yöntemlerle üretilmelidir?


• Mallar toplum üyeleri arasında nasıl dağıtılmalıdır?


Bütün ekonomik modeller bu sorulara cevap verir aralarındaki farklar bu sorulara verdikleri cevaplardan kaynaklanır.


Avro Bölgesi 2010-2012 ekonomik krizi, 2009 yılı sonlarına dillendirilmeye başlanan; 2010 yılı başında ciddileşen, 2010 yılı sonlarına doğru Avrupa'nın Avro bölgesinde yer alan bazı ülkelerinde gerçekleşen borç kaynaklı ekonomik krizler, kriz beklentileri ve ardından gelişen süreçtir. Yunanistan 2010-2012 ekonomik krizi ve protestoları bu sürecin en sıkıntılı kısmı olarak görülmektedir. Portekiz, İrlanda, İspanya, İtalya ve İzlanda da ciddi borç yüküyle karşı karşıya bulunmaktadır. Dünya Bankası'nın 2010 yılı son çeyrek toplam dış borç verilerine göre, bu ülkeler içerisinde 2 trilyon 595 milyar dolarla İtalya en fazla borç yüküne sahipken, bu ülkeyi 2 trilyon 546 milyar dolarla İspanya ve 2 trilyon 321 milyar dolarla İrlanda takip ediyordu. Yunanistan'ın 581,6 milyar dolar, Portekiz'in 548,4 milyar dolar borcu bulunuyordu. İzlanda'nın uzmanların açıklamalarına göre, 136 milyar dolar dolaylarında dış borcu vardı.


Bu krizler İrlanda Cumhuriyeti'nde başlamış daha sonra sırasıyla Portekiz ve Yunanistan'a sıçramıştır. Yunanistan'da kriz derinleşmiş ve ülke IMF ve AB ile borç anlaşması yapmıştır. Yunanistan'da ekonomik kemer sıkma politikaları yasalaşmış ardından çok büyük toplumsal olaylar meydana gelmiş ve sürmektedir. Yunanistan'daki ekonomik sorunlar, Avrupa'nın geri kalanına yayılabileceği ve yeni bir mali krize yol açabileceği kaygısı meydana getirmektedir. Özellikle İtalya ve İspanya'nın durumu kuşkulara neden olmaktadır.


Avrupa borç krizinin çekirdek ülkelere de yansıyabileceği endişeleri ile birlikte, Fransa ve Almanya'nın tahvillerinin temerrüde karşı sigorta primlerinde (CDS) artışlar meydana gelmektedir.


Bu kriz Avro Bölgesinin kurulduğu 1999 yılında beri görülen ilk kriz olmuştur.


Avrupa Birliği 2011 yılı ikinci dönem başkanlığını yürüten Polonya'nın Maliye Bakanı Jacek Rostowski, Avro bölgesinde yaşanacak bir çöküşün uzun vadede savaşa dahi neden olabileceğini uyarısında bulunmuş, Avrupa'nın para birliğinin dağılmasının, Avrupa Birliği'nde de dağılma sürecini başlatacağını ve bunun bölgede yaratacağı risklerin yanında uzun vadede savaş sonucunu dahi doğurabileceğini belirtmiştir.


Almanya ve Fransa'nın yoğun çabaları ile pek çok Avro Bölgesi ülkesinde hükümetlerin değişmesine ve teknokrat hükümetlerin kurulmasına yol açan kriz çözümlenmeye çalışılmaktadır. Kriz, yumuşama belirtileri gösterdiyse de Yunanistan'daki erken genel seçim sonrası yaşanan kaos ortamı, Fransa'da iktidar değişimi ve İspanya'da kötüleşen durum ile 2012 Mayıs ayı itibariyle tekrar ciddiyetini hissettirmeye başlamıştır.


Sosyalizmin ardından kapitalizm de iflas etmiştir. Serbest piyasa ekonomisinde müdahale yoktur. Ancak çöken kapitalizmi kurtarmak için her türlü majör müdahaleler yapılmıştır. Artık serbest piyasa ekonomisinden bahsetmek söz konusu değildir, bu yeni bir durumdur.


Bütün dünya sosyalizmin ardından kapitalizmin de çöktüğünün farkındadır. Herkes yeni bir ekonomik sisteme geçileceğini artık biliyor. İşte bütün kavga bu noktada başlıyor, yeni ekonomik modeli şekillendirmek isteyenler, öngördükleri modellerde yukardaki üç soruyu farklı cevaplıyorlar.


Küresel üreticiler (küresel sermaye sahipleri, küresel elitler) yeni ekonomik modelde bu üç sorunun piyasa tarafından, devletlerin müdahalesi olmadan (aslında kendileri tarafından) cevaplanması gerektiğini savunuyorlar. Bu nedenle küresel üreticiler ulus devletlerin, dönüşüme uğrayarak ortadan kalkmasını istiyorlar. Çünkü ulus devletler uygulayacakları politikalarla, küresel üreticilerin işlerini güçleştireceklerdir.


Küresel üreticiler, ulus devletleri, uluslararası şirketlerle ikame etmek istiyorlar. Devletin verdiği hizmetlerin, özel şirketler tarafından verilmesi ve vatandaşların bu hizmeti parasıyla satın alınması hedefleniyor. Belediyenin verdiği temizlik hizmetinin özel şirketlerden satın alınması, polisin sağladığı iç güvenlik hizmetinin özel şirketlerden satın alınması, telekomünikasyon hizmetlerinin, hava taşımacılık hizmetlerinin özelleştirilmesi, Yunanistan’da devletin polisini bodyguard olarak sivillere kiralaması, Irak’ta görev yapan özel şirkete ait tabur seviyesinde askeri birliklerin oluşturulması, madenlerin özelleştirilmesi gibi örnekleri çoğaltabiliriz.


Yakında iflas eden bir devleti, bir şirket satın alırsa şaşırmamak lazım. Küresel üreticilerin nihai hedefi budur. Ülkelerin yerini şirketlerin alması, orda yaşayan bireylerin hem şirket çalışanı hem de şirket yaşayanı (bugün vatandaşlık olarak ifade ettiğimiz devlet ile birey arasındaki bağ) olması, bireylerin, şirket politikalarına göre pozisyon (statü, görev) almaları, ücret politikalarının, yönetmeliklerin (bu günkü yasalar) şirket tarafından belirlenmesi vb. varılmak istenen noktadır. Şüphesiz ki şirket, kamu yararı (sosyal fayda) gibi bir kavramı asla düşünmeyecektir. Şirket çıkarları her zaman bireylerin çıkılarının önünde olacaktır, bir bakıma bireyler ekonomik baskılarla köleleştirilecektir.


Kapitalist ekonomi, mülkiyeti kutsamıştır. Liberal ülkelerde mülkiyete karşı işlenen suçlara hep ağır cezalar öngörülmüştür. Kapitalizm yasa gücüyle korunmuştur. Kapitalistlerin sermayesi, maliki oldukları gayrimenkuller ve paraydı. Küresel elitlerin sermayesi ise bilgi ve teknolojidir, çağ bilgi çağıdır ve kutsanması gereken bilgidir, teknolojidir. Bunlar çalınmaya ve kopyalanmaya karşı korunmalı, aksi halde ağır cezalar verilmelidir.


Küresel elit, sahip olunan malların, üretim araçlarının ve paranın bir takım manipülasyonlarla kolaylıkla el değiştirebildiğini keşfettiler. Esas olan bilgi ve teknolojiydi. Bilgi ve teknoloji sayesinde istediğinizi batırır, istediklerinizi sahiplerinden bir takım oyunlarla alabilirdiniz. Mülkiyet, artık statik değil dinamik bir kavramdır. Dünya üzerinde sermaye hareketlerini incelediğimizde artık farklı bir dünyada yaşadığımızı fark ediyoruz. Artık mülkiyet kaygan bir zemindedir ve maliki olduğumuz her şey her an elimizden kayıp gidebilir.

Ben bilgi çağı dediğimiz bu devrenin de sonuna geldiğimize inanıyorum. Benim kastettiğim bilgi ve bilginin insanlığa sağladığı faydaların değil, bilginin sermaye olarak kullanıldığı çağın sonuna gelindiğidir. Yeniçağ “Aydınlanma Çağı” olacaktır.


Yazılım alanında, bu gün oldukça pahalı ürünlerin ücretsiz muadillerine ulaşmak çok kolay. Hiç düşündünüz mü bilmem, hammadde ve üretime sürecinin maliyeti 1-2 lirayı geçmeyen bir kanser ilacı bin liralara satıldığı için dünya üzerinde binlerce insan bu ilacı kullanmaktan yosun kalıyor. Bazılarınızın itiraz ettiğini duyar gibiyim AR-GE giderleri ne olacak, onlar karşılanmazsa yeni araştırmalar yapılabilir mi? Benim amacım burada ilaç firmalarını eleştirmek değil, amacım sistemdeki hataya dikkat çekmek. Ockham'ın Usturası teorisi temel olarak "her şeyin birbirine eşit olduğu bir ortamda, en basit açıklama doğruya en yatkın olandır" şeklinde özetlenir. Ben de diyorum ki birileri hasta ve ilaca ihtiyaçları varsa diğer yanda birileri bu ilaca sahipse bir şekilde ihtiyacı olan insanlara bu ilaçlar temin edilebilir. Bu gün hepimiz aracımızı, evimizi, işyerimizi sigortalıyor ve sigortalı olması gerektiğine inanıyoruz. Çoğunlukla ödediğimiz primlerin çok altında tazminat ihtiyacımız oluyor ve ödediğimiz primle hasara uğrayanların zararların tazmin edilmesini adil buluyoruz. O halde sosyal güvenlik sigortalarına da inanmalı ve desteklemeliyiz. Sağlıklı yaşamak bir hak olmalı, doğan her insan ömrünün sonuna kadar ihtiyacı olduğu tedavilere ulaşabilmeli, kurulacak ekonomik modelle kesinlikle bunu sağlamalı, sağlık herkese ücretsiz olmalı, büyük, küçük, fakir, zengin, çalışan, işsiz kim olursa olsun ücretsiz sağlık sistemlerinden eşit şekilde yararlanmalı. Bunu çözemeyen hiçbir ekonomik model uygulanmaya ve övgüye layık değildir.


Bugün aynı konuda dünya üzerinde belki kırktan fazla araştırma yapılmakta araştırma sonuçları birbirlerinden gizlenmekte milyonlarca lira harcanmakta. Bu araştırma merkezleri tek çatı altında toplanabilse, bilgi paylaşımı yapılsa hem çabuk ilerlenir hem de çok daha düşük maliyetle araştırmalar hedeflerine ulaşılır.


Tüm sistemler dengede kaldığı sürece yaşarlar. Zayıfların problemleri, fakirlerin problemleri hiçbir zaman yalnızca kendi problemleri değildir. Bu problemler çözülmediği sürece güçlüler ve zenginler bu problemlerden fazlasıyla etkileneceklerdir. Kıyasıya rekabet ve ekonomik sebeplerin doğurduğu savaşlar bu güne kadar bize bir şeyler kazandırmadı. Artık birlikte yaşamayı ve birlikte sorunları çözmeyi öğrenmeliyiz.


Evrim Çelkavur’un yazdığı “Öğrenen Organizasyon Yolculuğu”, Evrim Çalkavur ve M. Yavuz Durmuş birlikte yazdıkları “Hayatı Yorgun Yaşamayanlar” ve “Rekabet Etmeden Yaşamak” kitaplarını okumanızı öneririm. Banyan ağacının ne olduğunu ve banyan oyunlarının neler olduğunu nasıl oynandığını öğrenmenizi öneririm.


Rekabetçi Çalışma ve Soğuk Savaş Politikaları artık dönemlerini doldurmuş tarihin sayfalarında yerlerini alacaklardır. Dünya üzerinde bıraktıkları tahribat belki senelerce tartışılacaktır. Rekabetçi çalışmanın getirdiği stres, strese dayalı hastalıklar ve bu hastalıkların kişiler üzerindeki etkileri, bu etkilerin eşlerine ve çocuklarına yansımaları öyle geçiştirilecek sonuçlar değildir.


Rekabetçi çalışma, çalışanları at yarışındaki atlar gibi görmekte geliştirdiği tekniklerle, atların kırbaçlandığı gibi çalışanları kırbaçlamaktadır. Sürekli hedefler verilmekte ve bu hedefler sürekli yükseltilmektedir. Bu gün Türkiye’de 84 milyon adet kredi kartı kullanılmaktadır. Diğer yandan bütün bankaların yeni kredi kartı satma hedefleri devam etmektedir. Var olan bu kart miktarının üstüne önümüzdeki yıl için banka personellerine hedef olarak verilen kart miktarlarını toplayabilsek en iyi ihtimalle verilen hedeflerin ancak % 10-20 gibi başarılabileceğini görürüz. Yani % 80-90 başarısızlık baştan hedeflenmiştir.


Küçük topluluklarda uygulanan doğrudan demokrasi günümüz teknolojisi ile büyük toplumlar tarafından kullanılabilecek bir yönetim aracı haline gelmiştir.


Aslında problem, iktidara bakış açımızda. İktidarın görevi nedir, onlardan neler beklemeliyiz. Bu gün ülkemizdeki genel anlayış; iktidara gelenlerin görevlerinin kimlere gelir yaratacağına (ki bunlar yandaşlar olacaktır) karar vermek olduğudur. Oysa iktidarı görevi sosyal hizmetlerin verilmesi ve sosyal adaletin sağlanmasıdır.


Aydınlanma Çağının başlangıcında olduğumuz bu günlerde dünya yeni ekonomik modelini oluşturmakta. Bilgi ve teknolojinin sır olarak saklandığı bir çağdan bilginin ve teknolojinin insanlık için kullanılacağı, kişisel özgürlük ve hakların en geniş şekilde korunduğu birey odaklı, sağlıklı yaşamın bir hak ve ücretsiz olduğu, rekabetçi değil işbirlikçi çalışma hayatının esas olduğu aydınlık bir çağa hep birlikte ulaşmamız dileğiyle…

Yazdır Paylaş
Diğer Yazıları
isvecpostasi.com