Dil Derneği Gürhan Uçkan Şiir Ödülü Adem Göktaş’a Sunuldu
İSVEÇLİ TÜRKLER REFERANDUMDA ‘HAYIR’ DEDİ
ERDOĞAN KAZANDI, TÜRKİYE KAYBETTİ
CHP İSVEÇ BİRLİĞİ 2. OLAĞAN KONGRESİ’Nİ YAPIYOR
Bu yazı 19 Temmuz 2015, Pazar 10:24:29 tarihinde eklendi. 635 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Özelleştirme nedir? Ne değildir? - Vedat Erenoğlu

Özelleştirme nedir? Ne değildir?

Dar anlamı ile, özelleştirme; sadece kamu iktisadi teşekküllerin mülkiyet ve yönetiminin özel sektöre devredilmesi anlamına gelir. Bu tür özelleştirmeden bahsedilebilmesi için mülkiyet devri şarttır. KİT’lerin en az % 51’lik hissenin özel sektöre devredilmesi gerekir. Daha geniş anlamda ise Milli ekonomi içerisinde, kamunun rolünün asgariye indirilmesi veya tamamen kaldırılmasıdır. Millileştirmenin tam tersidir. Bu anlamıyla özelleştirme sadece kamu kuruluşlarının elden çıkarılması değil, piyasanın tam anlamıyla serbest piyasa koşullarına uygun hale getirilmesi, devletin elini ekonomiden neredeyse tamamen çekmesidir.


Geniş anlamda özelleştirmede kamu kurum ve kuruluşlarının mülkiyet devrinin yanı sıra aşağıdaki öğeler de vardır;

  • Kamu kurum ve kuruluşlarının özel kesime kiralanması
  • Bir mal ya da hizmetin üretim ve dağıtımını sağlamak üzere özel kişilere imtiyaz verilmesi
  • Kamu kesimi tarafından üretilen mal ve hizmetlerin finansmanının özel kesimce sağlanması
  • Yönetimin özel kesime devri
  • Mal ve hizmet üretimindeki kamusal tekellerin kaldırılması
  • Kurumsal serbestleşme (yetkili kamu makamları tarafından belirli kurallara bağlanmış olan mal, hizmet üretim ve dağıtımının kuralsızlaştırılması ya da kural koyma ve uygulama yetkisinin özerk düzenleyici kuruluşlara devri)


Özelleştirmenin Amaçlarını aşağıdaki gibi iki grupta inceleyebiliriz.

 

  1. Ekonomik Amaçlar
    1. Verimliliği ve etkinliği arttırma kamu kuruluşlarının kar amacı gütmemesi, genel olarak rekabetten uzak olması kuruluşun, ekonominin kıt kaynaklarını kullanması ise ekonomideki verimliliği azaltmaktadır.
    2. Piyasa ekonomisini güçlendirmek dünyada şuanda kabul gören ekonomik görüş, liberal piyasa ekonomisidir. Piyasa ekonomisi globalleşmeyle birlikte hızla yayılmakta, dış ticarete açık olan ülkeleri kendi kurallarına uymaya zorlamaktadır. Rekabet koşullarının düzeltilmesi güçlü bir özel sektör, devletin ekonomiden elini çekmesi gibi politikalar serbest piyasa ekonomisinin öncelikli koşullarıdır.
    3. Sermaye piyasasını geliştirmek sermaye piyasası derin ve sağlam olan ülkeler, krizden çok daha rahat çıkabilmektedir. Sermayenin tabana yayılmasında en önemli araçlardan biri olan sermaye piyasaları, liberal piyasa ekonomisinin en önemli faktörlerinden birini oluşmaktadır.
    4. Döviz gelirlerini arttırmak KİT’lerin yabancı şirketlere satılması, ülkeye yapılan yatırımları arttırmakta, hazineye döviz girmesini sağlamaktadır.

 

  1. Mali Amaçlar; KİT’lerin satılmasından elde edilen kaynaklarla, iç(vergi) ve dış(borç) finansman kaynaklarına alternatif sağlanır. Ayrıca devlet bütçesi üzerindeki KİT finansman yükü azalır.
    1. Hazinenin KİT’lere sağladığı mali desteğin asgariye indirilmesi,
    2. Devlete gelir sağlamak,
    3. Yabancı sermayenin teşvik edilmesi,
    4. Modern teknoloji ve yönetim tekniklerinin cezbedilmesi.


Neo-liberalizm ideolojisi aslında köklerini klasik liberalizm teorisinden ve 1944 tarihli Bretton Woods anlaşmasından almaktadır. New Hampshire’daki küçük bir bölge olan Bretton Woods’da 1944 yılında yapılan Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı ardından imzalanan Bretton Woods Anlaşması ve bu anlaşma ile ortaya çıkan Bretton Woods sistemi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası ticaretin yeniden başlaması ve Dünya Savaşları döneminin paramparça ettiği uluslararası para sisteminin hızlı bir şekilde yeniden oluşturulması düşüncesini amaçlıyordu. Bu konferans sonucunda oluşan sistemde neo-liberalizmin çok önemli iki ideolojik ve siyasi-ekonomik alanlarda işlevsel aygıtı olan Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund - IMF) ve Dünya Bankası (World Bank - WB) gibi kuruluşlar oluşturuluyordu.


Neo-liberalizmin yükselişini hazırlayan faktörler ise 1970’lerde gelişmeye başladı. O güne kadar çok başarılı işleyen Keynesçi ekonomi düzeninin dünya petrol fiyatlarının OPEC petrol krizi (1973-1974) sonrası aniden yükselmesi nedeniyle sıkıntıya girmesi neo-liberal saldırıların başlamasındaki en önemli sebepti. Büyük sermayedarlar, nihayet sosyal devlet ve işçi hakları uygulamaları nedeniyle yeterince kâr edemedikleri ve mutlu olamadıkları paylaşımcı düzeni, insan emeği sömürüsüne dayalı ancak kendilerine daha çok kâr getirecek bir sistemle değiştirme şansı yakalamışlardı. Bu nedenle küresel sermayenin büyük maddi desteğiyle Chicago Üniversitesi’nde hocalık yapan Friedrich Von Hayek ve Milton Friedman gibi düşünürlerin (Chicago boys) önderliğinde neo-liberalizmi kılavuz edinmiş yeni enstitüler, araştırma merkezleri, akademik dergiler oluşturuluyordu. Sermayenin milyon dolarlık desteğiyle neo-liberal fikirler kısa sürede akademik dünyada hakim güç haline gelmeye başlıyor, akademik onurunu koruyarak bu duruma itiraz eden profesörler geri kafalı olmakla suçlanıyordu.


Kısa sürede Von Hayek ve Friedman gibi sahte peygamberler sayesinde para ve neo-liberalizm dünyanın yeni ve en yaygın din inancı haline geliyordu. 1970’lerin sonlarından başlayarak neo-liberal programlar “başka seçenek yok (there is no alternative)” söylemleriyle uygulamaya konuluyor, 1980’lerde dünya genelinde sol hükümetlerin yerini liberal-sağcı iktidarlar alıyordu. İngiltere’de muhafazakar - liberal “Demir Leydi” Margaret Thatcher’ın, Amerika Birleşik Devletleri’nde milliyetçi - liberal “kovboy” Ronald Reagan’ın ve de ülkemizde 12 Eylül’ün darbe yönetimi ve Turgut Özal’ın başa gelmeleriyle dünyada neo-liberalizm mutlak iktidarını ilan etmeye hazırlanıyordu. Neo-liberaller çevre sorunlarını ve sosyal felaketleri hiçe sayarak piyasa dengelerine güvenilmesi gerektiğini ifade ediyorlardı. Neo-liberalizmin bu dönemde ortaya çıkan akademik çalışmalarda da söylendiği üzere üç temel amacı vardı;
 

  1. Mal ve hizmetlerin tüm dünya çapında serbestçe dolaşması,
  2. Sermayenin tüm dünya çapında serbestçe dolaşması,
  3. Pazarın genişletilmesi için küresel kapitalizme entegre olmayan yapı ve blokların dağıtılarak yatırım özgürlüğünün tüm dünyada sağlanması.

 

Neo-liberalizm, ideolojik hegemonyasını kurdukça tüm dünyada sosyal devletler zayıflıyor ve özelleştirme trendi baş gösteriyordu. Artan işsizlik, çevre felaketleri ve sosyal sorunlara rağmen neo-liberalizm kör inadından vazgeçmiyor ve dünyayı yeni felaketlere doğru sürüklüyordu. Bunda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber sol hareketlerin ve ideolojilerin zayıflamaları başlıca etkenlerdendi. Artık neo-liberaller kendilerini tüm ideolojilerin üstünde “tarihin sonu”nu getiren en üstün ve doğru ideolojinin temsilcileri olarak tanımlıyor ve farklı ideolojiler içerisine sızıyorlardı. Sosyal demokrasi bu noktada mutedil yapısına karşın sosyal adaletçi yönüyle vahşi neo-liberalizm için en büyük tehlikeydi ve Avrupa’dan başlayarak neo-liberalizm tüm sol-sosyal demokrat hareketler içerisine sinsice giriyordu. Doğu-Asya toplumlarında güçlü olan siyasal İslam anlayışını bile neo-liberaller kendileriyle barışık bir çizgiye çekiyor ve Batı karşıtı Türkiye’nin İslamcı hareketi içerisinden AKP gibi neo-liberal bir parti çıkarabiliyorlardı. Fakirlik ve artan sosyal sorunlar; aslında halkın çok büyük bir bölümünü hiç ilgilendirmeyen borsa başarıları hikayeleri ve gelişen finans-kapital sisteminin halka sağladığı ucuz kredilerle gizlenmek istiyordu.


Özelleştirme bir amaç değil bir araçtır. Neo-liberal ekonomik modelin hayata geçebilmesi ve varlığını sürdürebilmesi için ulus devletin, ekonomiden çekilmesi ve alanı tamamen neo-liberal politikalar sayesinde küresel güçlere devretmesi için bir araçtır. Küreselleşme ve neo-liberal model için en büyük tehdit ulus devletlerdir.


Neo-liberaller, devlet aygıtının hantallığından ve verimsizliğinden bahsederler. Hep özel sektörün getireceği dinamizmden bahsederler, özelleştirme ve sonucunda gelecek rekabetle her şeyin daha ucuza mal olacağı ve herkesin refaha kavuşacağını savunurlar. Bu kocaman bir aldatmacadır, içi boş kutsallaştırılmış “rekabet” teriminin arkasına sığınarak atılan kocaman bir yalan. Devlet’in kendi varlığını inkar etmesi, devletin yöneticilerinin ve memurlarının kendilerini tamamen yeteneksiz ilan etmeleri anlamına gelen bir kabuldür bu. Devlet’in pahallıya mal ettiğini özel sektör hem daha ucuza mal edip hem de kar edecektir. Bu nasıl olacaktır? Maliyetlerin azalması demek en başta işçilik maliyetlerinin düşürülmesi, yani çalışanların gelirlerinde reel bir azalma demektir. Çalışanların gelirlerindeki reel azalma refah seviyesini nasıl yükseltecektir? Maalesef bu sorunun cevabı verilmez. Alacağınız tek cevap “Başka seçenek yok” tur. Bu nedenle neo-liberalizm bir dindir ve ön kabul gerektiren bir ideolojidir.


Özelleştirme, halkın refahı için bir araç değildir, küresel güçlerin sömürge alanlarını genişletmek için bir araçtır.


Güneş balçıkla sıvanmaz…..

 

Yararlanılan Kaynaklar

- George, Susan, “A Short History of Neoliberalism”, Conference on Economic Sovereignty in a Globalizing World,  March 24-26, 1999

- Brown, Thomas Ford, “Ideological Hegemony and Global Governance”, Journal of World-Systems Research

Yazdır Paylaş
Diğer Vedat Erenoğlu Yazıları
isvecpostasi.com