Dr. Azime Sönmezer Öğretmenden Esinle
Günay Güner

Dr. Azime Sönmezer Öğretmenden Esinle

Bu içerik 312 kez okundu.

Bu kez siyasayla doğrudan ilgili yazmamak isteği içindeyim. Gerçekten de siyasa değin bilimdışılığa, usdışılığa açık bir alan daha yok.


Yeryüzünde bazı toplumlar bilgisizliğin zift karasında gönüllü debelenirken, onlara “Aferin, hep böyle olun, bu sizin engellenen kimliğiniz” diyen gelişmiş toplumlar dünyaya çok benzeyen gezegen buluyor, kuyrukluyıldıza uzay aracı, deney aracı indiriyor, Mars’ta yaşam buluyor, kuantum fiziğiyle, kuantum bilgisayarıyla, kuantum düşünüyle yaşıyor.


Bu başarıyı “rahip hatip” okullarıyla değil, bilimsel okullarla elde ediyorlar.


Ha şunu da söyleyeyim, şu “Aferin”le başlayan yaklaşımlarını da hiç eleştiriyor falan değilim. Böyle bir niyetim yok. Çünkü sen eşek olursan binen çok olur. Biri olmasa diğeri…


Sözcüklerle alıp başımı gitmeden konuma dönmeliyim. Bilim denince, köşedaşım Sayın Dr. Azime Sönmezer Öğretmenin yazılarını yararlanarak okuyorum. Hemen her yazısında bir Latince deyişten, tümceden yola çıkarak, karmaşık insan yapısı üzerine öğretici çözümlemelere girişiyor. (Burada Türkçenin ve dilin önemine ilişkin belirlemelerini de anmadan geçemeyeceğim.) Sönmezer’in vurguladığı gerçekler bana da esin veriyor. Şunu anlıyoruz: Bilim soru ve sorun demektir. Yanıtlarının arandığı soruların olmadığı yerde bilim yok demektir. Bilimin alanında her zaman (o ana değin) yanıtlanamamış sorular olacaktır. Bu nesnenin doğası gereğidir. Soruların olmaması, yanıt süsü verilmiş salaklıklar ancak ve ancak inaklara (dogmalara) özgüdür. “Koyunlar neden yaratıldı? İnsanlar yesin diye.” “Gezegenler, galaksiler ne anlama gelir? İnsanüstü, madde dışı ve ötesi bir düzen oluşturmak için, insanlar görüp hayran olsun diye.” Daha pek çok örnek sıralanabilir. Bu salaklıkların, bağlı kılındıkları inakların illa da bir öbek (grup) adı olması gerekmez. Eleştirelliğin, nesnellik üzerinden tartışmanın bulunmadığı her ortam böylesi çürümeye, aptallaşmaya elverişlidir.


Bilim, tarihin en eski dönemlerinden bu yana var olmasına karşın, bir ayrışmış, özgüleşmiş alan olarak, ancak inançla, kiliseyle yollarını ayırmayı başardıktan sonra, önce olguculuk (pozitivizm) ardından maddecilik (materyalizm) anlayışları üzerinde yükselerek gerçek bilim olabilmiştir. Bu nedenledir ki onca saldırıya karşın ne Darvincilik (Evrim Kuramı) ne eytişimsellik (diyalektik) kuralı ne Marksçılık ne de Atatürkçülük aşılabildi. Çünkü çoğaltılabilecek bu gerçeklikler tek doğrucu olmadılar, eleştiriye açık olmakla var oldular, inaklar dayatmadılar. Dolayısıyla da sınandılar, yeniden yeniden doğrulandılar. “Yerçekimi” yaşanırken Newton fiziğinin yanlış olduğu söylenebilir mi? Doğayı ve gerçeği açıklama olanağı ve alanı sınırlıdır, Görecelilik Kuramıyla kuantum fiziğine geçilmiş yeni gerçekler, bambaşka gerçekler açıklanabilmiştir denebilir, o kadar.      


İsveç Postası’ndaki 27 Mayıs 2015 tarihli yazısında “Mens agitat molem!" “Ruh Maddeyi Harekete Geçirir” başlığını ve “İnsanlar farkındalıkları kadar mı yaşarlar?” soru başlığını kullanmış Sönmezer. Bu yazı “Sevgi, içinde yaşadığımız üç boyutlu bu âlemde bir duygu mudur?” başlıklı önceki yazının süreği. Üzerinde durmayı gerekli gördüğüm önerme tam da bu “Ruh maddeyi harekete geçirir” önermesidir. Tümceyi doğaötesi, fizikötesi (metafizik) anlayışın savsözü saymak yanlış olmaz. Biraz “‘popüler’ kişisel gelişimci basitleştirme olacak ama “Tüm ruhunla çok isteyince dileğin olur”un bir başka biçimi. Günümüzde benzer adlarla birçok kitap vardır ya öyle. Oysa binlerce olay kanıtlamıştır ki ruhu da düşünceyi de belirleyen maddedir, nesnel koşullardır; ruh, düşünce maddeyi harekete falan geçiremez. Yanılmıyorsam F. Engels yazmıştı, kulübede doğup yetişmiş olanla, sarayda doğup yetişmiş insan ayrı düşünür, ayrı kişilik taşır. Kazara ya da bir nedenle dağ başındaki, örneğin ormandaki bebek dil öğrenemiyor, diğer hayvanlar gibi hareket ediyor, davranıyor. “Ruh Maddeyi Harekete Geçirir” tümcesi günümüzün bilimsel bakışıyla ancak yerden yere vurulmak için sözü edilebilecek bir tümceyken, ne yazık ki yeryüzü ve insanlık tarihte görülmediği kadar bu bilimdışı yaklaşım yönünde biçimleniyor. Postmodern, buduncu, dinci, kimlikçi, kıyım örgütlerinin kıyımlarıyla inleyen Yeni Dünya Düzenci koşulların sözkonusu bilimdışı tümceden bağımsız olduğu sanılmasın. Tam da bunun gereklerini yapmaya çalışıyorlar. Doğallıkla bu arada “Uzay aracını alan, Mars’ı geçiyor.”      


Maddenin yanılmaz ve yanıltmaz gerçekliği tüm bilimsel düşün insanlarının öncülü, tartışmasız (çünkü geçmişte tartışıldı ve doğrulandı) benimseyeceği, yeni yaklaşımlarını üzerine kuracağı ilkesi olmalıdır.


Doğulu aydınlar daha inanç alanıyla us alanını birbirinden ayırmayı bile başaramadılar. Atomu parçalasalar ne çıkar. En namuslu, usçu dinbilimciler dahi kutsal kitaptaki aritmetik üzerine çabalıyorlar. Deneyodasına (laboratuvar) girerken inançlarını dışarıda bırakmanın, oradan çıkarken (çok gereksinim duyuyorsa) yeniden askıdan alıp çıkmanın önemini, değerini hâlâ anlayamadılar.


Genellikle, aydınıyla halkıyla toplumlar bileşik kaplar yasasındaki gibi işler. Ne kadar halk o kadar aydın! Ya da tersi. Halkın daha duyarlı-bilinçli (farkındalı) olması Türk Devriminin otuzlu, kırklı yıllar tansıksı devrimleriyle olanaklıdır. Böylelikle halk da “elma” denince elmayı, “karpuz” denince karpuzu anlar duruma gelir, Türkiye’de o dönemde gelmiştir. Beypazarının bir köyünden yola çıkarılan o bilge insan Talip Apaydın, senfoniler çalan bir müzik öğretmeni, usta bir yazar olmuştur. Ve daha günümüzde de yaşamımızı güzelleştiren, benzer nice yazar, sanatçı, bilimci… O devrimin kurumlarını kapatanlar da halk değil aydınlardır. Alın size bir Kemal Tahir örneği, Attila İlhan örneği… Oğuz Atay bile o yaklaşımın çağdaş ve ustaca süreği sayılabilir.


Çarpıklıklarla dolu (nesnel yapısı bozulmuş) toplumların ruhu da duygusu da sevgisi de çarpık ve sağlıksızdır; vıcık vıcıktır, arabesktir, denetimsizdir. Böylesi toplumlarda ne anne çocuğunu ne sevgili sevgilisini ne kişi doğayı, hayvanı sağlıklı sevebilir. Ancak sahiplenmeye çalışır, “mülk edinir”, bireyliğini hiçe sayar, gösteriş için sever görünür…


Bu esini sağlayan Azime Sönmezer Öğretmene düşün borcumu dillendirmek isterim.


Dilerim Sönmezer, günümüzde sayrıya (hasta) bilgi vermeyen, bu yolla dolaylı da olsa iktidar, “buyurganlık” ilişkisi kuran hekimlere de örnek olur. Bilim ahlakı nedir biraz olsun düşünce verir.  

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İSVEÇ’TE, ÖZLEM ERDOĞAN SİGORTA SEKTÖRÜNDE 2019’UN EN İYİSİ SEÇİLDİ
İSVEÇ’TE, ÖZLEM ERDOĞAN SİGORTA SEKTÖRÜNDE 2019’UN EN İYİSİ SEÇİLDİ
STOCKHOLM’DA CUMHURİYETİMİZİN 96. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ COŞKUYLA KUTLANDI
STOCKHOLM’DA CUMHURİYETİMİZİN 96. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ COŞKUYLA KUTLANDI