Yakıcı Dönemden Nasıl Çıkılır?
Günay Güner

Yakıcı Dönemden Nasıl Çıkılır?

Bu içerik 367 kez okundu.

Bu karabasan gibi yaşadığımız döneme nasıl geldik? Neden olan aymazlıklara değinmeyi yazının sonuna bırakıyorum. Önce durumun çözümlemesi yapılmalı. 1940’lı yıllardan başlayarak ivmesi artırılan, Türk Devrimi karşıtı tasarılar, planlar ve uygulamalar günümüzde diktatörlüğe dönüşerek doruğa çıktı. Yakın tarihe kısaca bakarsak üstyapısal gibi görünen sorunların temelde sınıfsal olduğu açıkça anlaşılır. Kırklı yıllar, Nazi Almanyasının destekçiliğiyle belirginleşen, gizli devrim karşıtlığının başladığı yıllardır. Atatürk Devriminden dolayı sınıfsal çıkarları aşınan, ortadan kalkmaya yüz tutan ağa, tefeci, vurguncu kesimler, (uzlaşıcı) bürokrasiyle, dış yayılmacı güçlerle işbirliğine gittiler. Durum Marshall Planında somutlaşan yeni ABD, İngiltere egemenliğiyle uyumludur ve çok partili yılların başlamasının anlamı da budur. 1950-1960 onyılı kesinlikle Türk Devriminden işbirlikçi mevzileri geri alma saldırısı zamanıdır. 1960 eylemi devrimdir ve insan haklarını, özgürlükleri, emekçi sınıf kazanımlarını Türk Devrimi rayına çekme çabasıdır. (ABD’nin 1960 devriminden haberli olması, içinde olduğu anlamına gelmez. Ne ki ardından yönlendirmeye çalışmıştır.) Yükselen insancı sınıf bilincini gören sömürücü sınıflar ortaklığı, önce 1971 faşist askeri darbesini yapmış, ardından da aralıksız sürdürülen kıyımlarla aydınlanmacılar soluk alamaz duruma getirilmiş, “sol”un Türk Devrimi çizgisinden uzaklaşması sağlanmış, 1980 askeri darbesinin ön koşulları oluşturulmuştur. (Bu bağlamda 1974 bağımsız Kıbrıs ile haşhaş üretim siyasamızın “cezalandırılması” amacı kesin vurgulanmalıdır.) 1980 askeri darbesi dinci ve buduncu (etnik) gericiliğin planlı yükseltildiği dönemin darbesidir. ABD, “bizim çocuklar” dediği işbirlikçileri eliyle, bir yandan dinci faşizmin önünü daha da açarken, bir yandan da Kürtleri “tabutluk”larda işkenceden geçirtiyor, öldürtüyordu. Ne ilginçtir ki aynı ABD Kürdistan kurma planının da yöneticisidir. 1980 darbecileri bir yandan da “en Atatürkçü” görünerek Atatürkçülükten “nefret ettirme”yi başarıyordu. İlim Yayma Cemiyetinden, Rabıtadan, Komünizmle Mücadele Derneğinden keşfedilerek kurulan AKP’nin (kuşkulu seçimlerle) iktidar yapılması da sözkonusu yayılmacı budun ve din siyasasıyla örtüşmektedir; eşzamanlıdır. AKP diğer bazı Arap ülkelerinde de aynı adla şubeleri olan uluslararası bir tasarım partisidir.


Kısa tuttuğumuz tarih bilgisinin ardından günümüz kanlı olaylarına dönüyoruz. On üç yıl geçti ve hâlâ sürüyor. AKP’nin ilk yıllarda güçbirliği ettiği başat örgüt (ABD’den sonra) Avrupa Birliği (AB)’ydi. Aynı güçler PKK ve siyasal uzantılarına da en yakın güçlerdir. Ne AB ne de ABD Türk Devriminin yıkılması, izlerinin Türkiye topraklarından silinmesi amaçlarından uzaklaşmazlar. Bu doğa yasası gibidir. Tam da bu nedenle (AKP yine gerici emelleri için zaman zaman ABD+AB denetiminden çıkıyor gibi yapana kadar), yayılmacılar hemen her açıklamalarında AKP’yi özgürlük, demokrasi, insan hakları savaşımcısı olarak selamladılar; Atatürkçülüğü ise “vesayetçilik”, “diktatörlük”, “soykırımcılık”, “jakobenlik”… yaftalarıyla sürekli karaladılar. Yalnız onlar değil, ABD+AB’den “fonlanan” (doğrusu “yemlenen” olacak) aydın süsü verilmişler de aynı kara çalma görevini canla başla yerine getirdiler. Ergenekon, balyoz, “askeri casusluk”… gibi tüze rezaleti sözde davalarla; Silivri, Oslo, Habur… kepazelikleriyle, yine aydınımsılar korosunun haykırışları eşliğinde, güvenlikten de öte özgüven ortadan kaldırıldı.    


İslamcı-buduncu birlikteliği Türkiye’yi kan gölüne çevirmeyi başardı. Zaten varmak istedikleri buydu. Çünkü ne İslamcı, vurguncu düzeni ne de ülke toprağından bölge koparıp devlet (Kürdistan) kurmak kansız, sessiz, uzlaşı içinde yapılacak işler değildir. Ayrıca bu yapılar tekilcidirler. Eleştiriye tümüyle kapalıdırlar. Amaçlarına kıyımlarla ulaşmaya çalışırlar. Doğalarında, geleneklerinde demokrasi, özgürlük, hak, eşitlik, kardeşlik, barış kavramları bulunmaz.


Gerçek aydının başat görevi “unutmamak” olmalıdır. Unutkanlıkla karanlıktan çıkılamaz. Unutmayı yeğledikleri ne varsa, kim varsa, bir zaman sonra yeniden güzelliklerin önüne, belki de daha güçlü biçimde çıkar; unutmamalı! Bugün gerçeği görmüş gibi görünenler yarın gücün önünde yeniden “biat” edebilirler. Ne geçmişte inandıklarından o yandaydılar, ne de bugün erdemli olduklarından gerçeği dillendiriyorlar. Tamamen hesap sorunudur sözkonusu olan.


Örnek olarak söylüyorum, kimse bizden Sevgili Soner Yalçın’la, bir Ahmet Altanları bir tutmamızı beklemesin!


Bu yakıcı karanlıktan çıkmak için ne yapabiliriz? Unutmamak yeteneğimizi korumakla birlikte, bugün adların üzerinde durulacak gün değildir. En azından son on yıldır her iki kesimce, (özellikle de yukarıda anılan davalar sürecinde) Mustafa Kemal Atatürk’e, Türk Devrimine, laikliğe, Türk Bayrağına, Atatürk büstlerine, yontulara, eğitim dizgemize, andımıza, ulusal bayramlarımıza, ortak bağımsızlık değerlerimize… ağır hakaretler edildi. Saldırılan kesim sabırlı davranmakla iyi etti; yararını haklı çıkmakla gördü. Ne ki bu saldırılar yılların tepki, öfke birikmesine de neden oldu.


Eğitimli, laik, aydınlanmacı kesim içine sokulduğumuz kıyım döneminin acılarına da mantıklı, yönü doğru, barışçıl tepkiler vermeyi başarıyor. Ne ki pek de bilgili olduğu söylenemeyecek ve yöntem, davranış olarak AKP, PKK kitlesinden çok da ayrı özellikler göstermeyen “ülkücü” kesim, tam da PKK’nin istediği kanlı ortamı beslemeye, artırmaya yarayan eylemlere girişebilmektedir. Öte yandan belirtilen “ülkücü” kesimin arasına “gizli” görevlilerin sızdıkları da gerçektir.


Bu acıları, yıkımları Türkiye daha önce de yaşadı; ders almadı. Oysa almalıdır halkımız. Almazsa uygulanan Balkanlaştırma siyasalarıyla, Yugoslavya gibi her köşe başında toplu gömüt olasılığı çok uzak değil. Gecikmiş usun yararı olmaz.

Peki ne yapmalı? Öfkeli, bilgisiz yığınların masum insanlara kıyımını önlemek için partiler, örgütler, kurumlar sürekli ve sabırla uyarıda bulunmalılar. Tehlikelere, tehditlere dikkat çekmeliler.


Her tür yasal örgüt geçmişte ya da bugün kendini yakın duyumsadığı anlayışların, örgütlerin kıyımlarına yan tutmadan, kabile, aşiret kafasıyla bakmadan karşı durma yürekliliğini ve kararlılığını göstermelidir. (Örneğin hekimlere kıyan örgütü adını koyarak kınamaktan kaçınan hekim örgütü istemiyoruz.)


Tüm bu örgütler kesinlikle kışkırtıcı, benimsenen değerler bağlamında kesimleri incitici dil kullanmamalıdır.


Belirtilen ve benzer önlemler alınmadığında, yakın gelecekte iyice palazlanacak diktatörlüğün yaptıklarından, yapacaklarından sorumlu olmak, dolayısıyla günü geldiğinde hesap vermek kaçınılmaz olacaktır.


Bu yakıcı, kanlı tünelden yine sabırla, yasadışılığa, tuzağa düşmeden, her tür kıyım odağına ayrımsız karşı olunarak, uygar tepkilerle çıkılabilir.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İSVEÇ’TE, ÖZLEM ERDOĞAN SİGORTA SEKTÖRÜNDE 2019’UN EN İYİSİ SEÇİLDİ
İSVEÇ’TE, ÖZLEM ERDOĞAN SİGORTA SEKTÖRÜNDE 2019’UN EN İYİSİ SEÇİLDİ
STOCKHOLM’DA CUMHURİYETİMİZİN 96. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ COŞKUYLA KUTLANDI
STOCKHOLM’DA CUMHURİYETİMİZİN 96. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ COŞKUYLA KUTLANDI