STOCKHOLM’DA “CUMHURİYET” COŞKUYLA KUTLANDI
CİNSEL TACİZ PROTESTO EDİLDİ
İSVEÇLİ KADINLARIN YÜZDE 80’İ CİNSEL TACİZE MARUZ KALMIŞ
Dil Derneği Gürhan Uçkan Şiir Ödülü Adem Göktaş’a Sunuldu
Bu yazı 08 Mart 2016, Salı 21:38:06 tarihinde eklendi. 1904 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

8 Mart 2016, İsveç ve Türkiye - Hakan Güner

8 Mart 2016, İsveç ve Türkiye

Bu gün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, yıl 2016, yaşadığım ülke İsveç’teyim. Devletin radyo kanallarından olan P1 kanalında geçtiğimiz Cumartesi günü, 6 Mart’ta Stockholm’ün merkezinde yer alan Kültür Evi’nde (Kulturhuset) ‘’Bir savaş alanı olarak kadın bedeni’’ başlığı altında kadınların ve dolayısıyla toplumun daha da özgürleşmesinin önündeki engeller tartışıldı. Trans kadınlardan Müslüman kadınlara kadar uzanan değişik toplum kesitlerine ait kadınların katıldığı kadınlar düşüncelerini özgürce dile getirdiler. Başka alanlarda da benzer paneller düzenlendi. Dikkat çekmek istediğim nokta şu ki dünyanın en gelişmiş demokrasileri arasında yer alan İsveç demokrasisi ‘‘biz harikayız’’ demek için bu panel ve seminerleri düzenlemiyor, tam tersine eksikliklerin neler olduğunu saptayıp daha özgür bir toplum nasıl olabiliriz sorusuna cevap aramak adına bu günü önemli kılan çalışmalar yapıyor. Zaten bir demokrasiyi en azından ayakta tutmanın yolu da bu değil mi? Sömürü odaklarına karşı savaşılarak kazanılmış hak ve özgürlükler sürekli mücadeleyi zorunlu kılmıyor mu? Yan gelip yattığımızda bu kazanımları tekrar karşı devrimcilerin, reform karşıtlarının eline bırakmıyor muyuz?

Bu gün kendi makamsal konumunu anayasa mahkemesi kararlarını tanımadığını söyleyerek geçersizleştirmiş olan ve ‘‘fiili olarak’’ kendini başkan ilan ettiğini ima etmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığı konumundaki Erdoğan, kadın hakları konusunda da fikirlerini külliyesinden beyan etti. Konuşma kadınların özgürleşmelerinin önünde bu gün ne tür engellerin bulunduğundan ve daha neler yapılması gerektiğiyle pek ilgili değildi. Konu daha çok kadınlar arasında PKK sıyla, paralel ihanet çetesiyle, ışid’iyle teröristlerin bulunduğunu ve bazı kadınların kendilerini bu örgütlere kullandırttıkları, bunun da ötesinde kadının en önemli görevinin doğurganlık ve annelik olduğunu, ancak nüfus planlaması adı altında nesli kurutmak amacıyla doğum kontrolünün uygulandığı gibi, kadınların sorunlarının ne olduğunu tümüyle kendi bakış açısından yansıtan, fiili durumuna uygun bir konuşma yaptı. ‘‘Kadını en yüksek seviyeye çıkaran annelik makamıdır’’ diyerek anne olmayan kadınların makamı konusunda da tebasını aydınlattı. Konuşmasının bitiminde ‘‘terör guruplarının genç kızlarımızı zehirlemelerine izin vermeyeceğiz’’ diyerek, kendi anlayışı doğrultusunda toplumun tüm kesimlerinin katılımını istedi.

Toplumun tüm kesimleri dendiğinde örneğin her halde doğum kontrolünden yana olanları bir toplum kesimi olarak kastetmiyordu. Ya da anne olmayı en önemli makam olarak görmeyen kadınları da kastetmiyordu. Bir anlamda malum terörist gruplarla kendisine muhalif olanları ustaca birbirine bağlamaya gayret etti. Kısacası kutuplaştırma siyasetini tam olarak yansıtan bir konuşma olduğu kanısını taşıdığım ‘‘eyy kadın taraf olmazsan bertaraf olursun!’’ mesajlı bir konuşma. Geri kalan kadınlar nerenin vatandaşı? Artvin’de doğayı ve hayat alanını korumak için mücadele veren kadınlar terörist mi? Gibi soruları soracak bir kadın güruhuna ya da gazetecilere seslenmiyordu elbette.

Daha sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun Avcılar’da halkın arasında yaptığı konuşmasını dinledim, CNN Türk’de küçük bir bölümü verilen konuşmanın geri kalanını Halk TV den dinleyebildim. Kılıçdaroğlu kadının giyimine kuşamına kimsenin karışmaması gerektiğini, merdiven altı atölyelerde on binlerce sigortasız işcinin çalıştırıldığını, CHP de cinsiyet kotasının %33 olarak Avrupa’daki en yüksek oran olduğunu belirtti. ‘‘Mücadele edin ki erkek egemen yapıya bir son verelim, bu mücadeleyi birlikte verirsek ülkeyi aydınlığa taşırız’’ dedi. Savaşların özellikle kadınların dünyasına yaptığı tahribatlardan bahsetti. Anayasmızın ilk 4 maddesinin değiştirilemeyeceğinden, Atatürk ilkelerinden ve laikliğin öneminden bahsetti. Herhangi bir toplum kesimini ayrıştıran kutuplaştıran tek bir kelime söylemedi. Bütün kadınların hakları için mücadele verilmesi gerektiğini vurguladı. Her zamanki alçakgönüllü tarzıyla kendisini çevreleyen kadınlarla içten ve saygılı bir iletişim kurduğu duygusunu taşıyorum.

İsveç’te olduğu gibi Türkiye’de de haklar sadece siyasilerin söylemleriyle değil, demokrasiye, insan haklarına, güçler ayrılığı ilkesine uygun olarak oluşturulmuş anayasa ve yasaların uygulanmasıyla korunur. İnsan haklarının korunup geliştirilmesi, sivil toplum örgütlerinin, sendikaların ve basının, yasaların koruması altında özgürleşmesi ve güçlenmesiyle sözkonusu olabilir. Kadın hakları bu özgürlüklerin yasalarla korunamadığı ilkelerde elbetteki diğer haklar gibi yalnızca sözde kalır. ‘‘Gerektiğinde benim esnafım, taxicim, (muhtarım?) polistir, savcıdır, hakimdir’’ diyen, ‘‘fiili durum oluşmuştur, yalnızca bu duruma uygun bir anayasa yazmak kalmıştır’’ diyen ve en nihayetinde ‘‘Anayasa Mahkemesi’nin kararını tanımıyorum’’ diyen, ‘‘hukuksuz da adalet olur’’ diyen anlayışla kadınların özgürleşeceği ümidini taşıyan bir kesim varsa daha çok mücadele etmemiz gerekiyor demektir.

Türkiye için daha da tasalanmamız gereken asıl sorun, kadının özgürleşmesi, erkeklerle aynı haklara sahip olması gerektiğini düşünmeyen, kadının özgürleşmesinden çok, kadının ve dolayısıyla bütün vatandaşların hareket alanını güdümlü inanç tanımlamalarıyla önceden belirleyen ve bu siyasetin sembolü haline getirilen ‘‘türbana özgürlüğün’’ stratejik olarak önemli olduğunu düşünen, reform karşıtı, karşı devrim siyasetinin doğrudan, paralel ve asimetrik paralel olarak fiili durumunu sürdürüyor olmasıdır.

Kadının ve dolayısıyla insanın özgürleşmesi sorununun kökenlerinde inançlar bir çözüm değil, genellikle neden olarak bulunurlar. Ama çözümün temelinde reformist/devrimci/bilimsel düşünce yatar. Çünkü tarihsel süreç bütün dünyada inançları, başlangıçta birer reform olarak başlasalar da, sonradan tutucu kalıpların içine hapsedip sağ siyasetin belli bir zümre çıkarı adına insanları yönettiği bir alan haline getirmiştir. Dolayısıyla düşüncem odur ki, emekçi kadınların ve toplumun özgürleşmesi sorunu sosyalizmin/sol düşüncenin ürünü ve konusudur. Özgürleşmek isteyen tüm kadınların dönmesi gereken doğru yön dolayısyla, dünyanın neresinde olursa olsun, laik demokratik sosyalist anlayıştır diye düşünüyorum.

Tüm kadınların Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü en özgürlükçü dileklerimle kutlarım.


Saygılarımla
 

Hakan Güner
CHP İsveç Birliği Başkanı

Yazdır Paylaş
Diğer Hakan Güner Yazıları
isvecpostasi.com