STOCKHOLM’DA “CUMHURİYET” COŞKUYLA KUTLANDI
CİNSEL TACİZ PROTESTO EDİLDİ
İSVEÇLİ KADINLARIN YÜZDE 80’İ CİNSEL TACİZE MARUZ KALMIŞ
Dil Derneği Gürhan Uçkan Şiir Ödülü Adem Göktaş’a Sunuldu
Bu yazı 13 Nisan 2016, Çarşamba 19:44:57 tarihinde eklendi. 563 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

“Tartışmalı” Tarihsel Olaylar ve Türk Romanı - Günay Güner

“Tartışmalı” Tarihsel Olaylar ve Türk Romanı

Batının yüzyıllarını on beş yıla sığdırmış bir toplum olmamızdan kaynaklı bir sıkışmışlık ve belki de hız içinde yaşıyoruz.

Cumhuriyetle birlikte ulus aşamasına geçişimiz “tarihsel roman” yazınımızla da doğrudan ilişkilidir. Bu ilişki hem Türk tarihsel romanının özelliklerini hem zamansal boyutunu belirlemektedir. Diğer deyişle yakın bir geçmiş ile Bağımsızlık Savaşımız-Bağımsızlık Savaşımıza örtük ya da açık karşıtlıklar, karşı savlar sözkonusudur.

Genelgeçer, tecimsel amaçlı tarihsel roman bir yana bırakılırsa, ülküsel, ideolojik yönden, Kemal Tahir ile Tarık Buğra alanın en sık anılan adları durumundadırlar. İdeoloji, kimilerinin savladığı gibi olumsuzluk gerekçesi değilse de “yönlendirme” amacı içerdiği de gerçektir.

Hasan İzzettin Dinamo, Talip Apaydın, Samim Kocagöz, Turgut Özakman, giderek Attila İlhan adlarını salt ideolojik sınıflaması içinde görmek doğru bir yaklaşım olmaz. Onlar yaşanmış gerçeği yazın işçiliğiyle yansıttılar; tarihi yapana / yapanlara bağlı kaldılar. Sorumluluk duygusuyla yazdılar.

İdeolojik savlı romana dönersek Kemal Tahir Devlet Ana’yla Asya tipi Üretim Tarzının romanını yazmaya çalıştığı gibi, Kurt Kanunu’yla da çok “yaşamsal” (kritik) bir olay ve dönemi işler: Mustafa Kemal’e suikast! Kuşkusuz İttihat Terakki

Postmodern roman, postmodernizmin genel kuram yapısındaki belirsizlikleri barındırır. Ne ki yine de zaman içinde bazı özellikler de kesinleşmiştir. Bunlar nelerdir? Her anlayışı, yaşam biçimini, algı yapısını; us modernizm, ilerleme karşıtlığı üzerinden saygın saymak, giderek yüceltmek.

Postmodern yazın tam da savladığının tersine bulmaca, bilmece oluşturmak yoluyla okur üzerinde egemenlik, iktidar, “vesayet” kurar. Bu önemli bir çelişkidir.

Konumuzla daha çok ilgili olan ise tarihe bakışıdır ki çarpıktır! Yaşanmışı, kitleler, insanlık bağlamında kazanılmışı yaşanmamış, gerçekleştirilmemiş, elde edilmemiş saymanın bin bir yolunu dener. Belgeye, kanıta gereken önemi vermez; sözlü olanın kendine uygunu daha değerlidir. Dil oynanacak, dilediğince geriye götürülebilecek, giderek yapaylaştırılacak, naylonlaştırılacak bir oyun aracıdır. Büyük anlatıların, insanlık durum ve kaygılarının yeri yoktur…

Günümüzde postmodern şarlatanlığın olumsuz etkilerine, yetmezmiş gibi, yine yakın dönem konulu tarihsel romanlar ekleniyor.

Şu belirlemeleri sunmak zorunluluk oluyor: Buna göre aslında cumhuriyette yenilik adına yapılanların kökleri İttihat Terakki dönemindedir. İttihat Terakki yönetimi ve silahşorları çok görmüş, geçirmiş, daha da önemlisi serdengeçti, yiğit, destansı insanlardı; Mustafa Kemal ve dolayısıyla cumhuriyet onlara haksızlık etti, “tasfiye” amaçlı kıyımlar düzenledi ve başardı. Mustafa Kemal’e suikast çok da önemli değildir. Mustafa Kemal, İttihat Terakkinin adamlarını yok etmek için bu olayı kullandı… (Oysa öldürüm girişimine katılanlar bile hemen ilk anda itiraf ettiler, amaçlarını, planlarını, tasarılarını açıkladılar. Günümüzdeki yandaşları ise neredeyse “Öyle bir olay da olmadı” diyecekler).

Böyle uzayıp giden iletileri algılamamak, anlamamak olanaksız.

Bu öbekteki yazarlara göre bir “resmi tarih” vardır ki tümden yalan üzerine kuruludur ve tersi ne yaklaşım varsa yine tümden doğrudur, gerçektir!

Bu tür romanların postmodern özellikleri baskın biçimde göstermese bile yönlendirme anlayışı ve sonuçları açısından, postmodernizmle örtüştüğü söylenebilir.

Mustafa Kemal’e suikast “Ne olmuş yani, sıradan bir olay” anlayışıyla geçiştirilmeye çalışılmaktadır. Neredeyse, öldürüm girişimi (suikast) sonrası yargılama ve operasyonları, verilen kararları zulüm, saldırı…gibi gösterme, algılatma çabası içindeler.

Kimse “yazınsal kurgu özgürlüğü” gerekçesine sığınmaya çalışmasın. Böylesi bir savunu, gerçek kişi ve olaylar üzerinden “vurgunculuk”tan başka bir amaç taşımaz.

Yeni kitapların yayımlanmasna kuşkusuz karşı çıkılamaz. Yayıncılık yönünden gönül daha da artmasını istiyor. Ne ki olağanüstü bir akçalı ve reklamlı destekle kitlelere adeta dayatılan bu kitapların biraz olsun gerçek kaygısı ve işçilik taşımasını isteriz. Onuncu, yirminci kitabını yayımlamakta olan bir yazardan, Tolstoy, Dostoyevski, Dickens, Hugo…okumuş olduğunu varsayarak, biraz olsun dil ve birikim işçiliği beklemek hakkımızdır. Ne gezer…

Üstüne üstlük bir de tarihten söz ediyor diye eski sözcük kullanma anlayışı, garipliği, sefilliği… Madem böyle gerekiyor, öyleyse tümden Osmanlıca yazın! Daha etkili olur. Osmanlıcasever gençlerimiz de sular seller gibi okur. (Zaten bu gidişle bayıldıkları Kara Parti abeceyi bile değiştirmeye girişebilir, yeniden Arap abecesine döndürmeye çalışabilir. Bu çok okunur “solcu” yazarlar da hoşnut kalırlar).  

Şu gerçeği de eklemek gerekir ki Mustafa Kemal ile İttihat Terakki arasında hiçbir biçimde gönül, anlayış, yöntem, dünya görüşü koşutluğu, örtüşmesi yoktur. Tüm bağı uzun soluklu savaşımı içinde bir dönem üyesi olmakla sınırlıdır.

İttihat Terakki yönetimi boyunca gerçek anlamda bir uygar dünya, yurttaş, birey tasarısına, yayılmacılığa (emperyalizm), buyurgan sultanlığa, tekerkli (monarşik) egemenliğe, baskıya karşı kuram, ülkü, eylem birikim ve toplamına rastlamak olanaksızdır. Bu nedenle girişir gibi oldukları çabalar da bölük pörçük kalmıştır. Tek yöntemleri bireysel öldürümdür, başka söyleyişle “delikanlılık”, “serdengeçti”liktir. Bu kişiliklerle devlet yönetilemezdi. Gerçeği hiç olmazsa bu saatten sonra yazmaktan çekinmemeli. (Bu görev de bize düşüyor her zaman).

Bir an Mustafa Kemal’in Sakarya Savaşını yitirdiğini, yurtdışında, böylesi bir yenilgiyi bekleyen Enver Paşanın yönetimi ele aldığını düşünmek bile olayın korkunçluğunu göstermeye yeter.

İlk 15 yıldan sonraki tüm devrim karşıtı saldırılara karşın bugün elimizde kalan ne değin kazanım varsa hiçbiri olmazdı. Olacağı yeni bir padişahtı; padişah Enver!

Bağımsızlık savaşında yenilgi beklemek fırsatçılığı nasıl yurtseverlik sayılabilir.

“Önemli değil, sorun olmazdı” diyebilen bir aydın, özgürlüğüne tutkuyla bağlı yurttaş olamaz. Yayılmacılığa karşı insanlık savaşımının evrensel önderi Mustafa Kemal’in karşısına, İttihat ve Terakki artıklarını, halk sevgisinden uzak “iktidar” düşkünü maceracıları “solculuk” adına yücelterek, övgü dolu tümcelerle koymayı anlamak, düşünmek olanaksızdır.

Vatan, yurt kavramlarını tedirginlikle karşılayanların “güzel vatanım” romanları denemeleri de İttihat Terakki sevdasından olmasın! Neye yormalı?

Yazdır Paylaş
Diğer Günay Güner Yazıları
isvecpostasi.com