STOCKHOLM’DA “CUMHURİYET” COŞKUYLA KUTLANDI
CİNSEL TACİZ PROTESTO EDİLDİ
İSVEÇLİ KADINLARIN YÜZDE 80’İ CİNSEL TACİZE MARUZ KALMIŞ
Dil Derneği Gürhan Uçkan Şiir Ödülü Adem Göktaş’a Sunuldu
Bu yazı 24 Nisan 2016, Pazar 01:24:46 tarihinde eklendi. 496 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Tarihe Not Düşmek – Ulusal Egemenlik -

Tarihe Not Düşmek – Ulusal Egemenlik

Değerli okuyucular 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramınız kutlu olsun. Bu bayram kutlanırken hep Çocuk Bayramı olması ile anılır ve Ulusal Egemenlik kısmı unutulur. Mustafa Kemal ve onunla birlikte hareket eden atalarımız Kuvayı Milliye ruhuyla yıkılmakta olan, “Hasta Adam” diye nitelendirilen bir aile hanedanlığından genç bir demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti oluşturmanın, Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmanın temelini, 23 Nisan 1920 yılında görevi bitmiş olan Meclisi Mebusan’ın yerine Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisini toplayarak attılar.
 

Devletleri meşruiyetlerinin dayanaklarını daha önce bir makalemde irdelemiştim. O uzun irdelemeye burada yeniden girmeyeceğim. Tek tanrılı dinlerin insanlığın yaşamına girmesiyle beraber krallar, imparatorlar seçilmiş insanlar olarak görülmeye başlandı ve onların iktidarda olması Tanrı’nın dileği gibi görüldü ve iktidarların meşruiyeti buna dayandırılmaya başlandı. Başlangıç sebebi ne olursa olsun Hristiyanların mezhepsel ayrışması ve özellikle Cermen kökenli teolog ve filozof Martin Luther’in Protestanlık mezhebinin kurması yeni kavramların ortaya çıkmasına neden olmuştur.  Reform, 15. ve 17. yüzyıl boyunca tüm Avrupa'yı etkileyen Katolik Kilisesi' ne karşı yapılmış dinsel bir harekettir. Vikipedi’de Reform’un sebepleri ve sonuçları şöyle sıralanmaktadır:
 

Reform'un Nedenleri

 

Katolik Kilisesi'nin bozulması ve ıslahat fikrinin yayılması.

 

  •        Hümanizm sayesinde Hristiyanlığın kaynaklarına inilmesi, İncil'in millî dillere çevrilerek temel ilkelerin ortaya konulması.
  •        Matbaacılığın yaygınlaşması ile okuma-yazma bilenlerin artması üzerine Katolik Mezhebinin sorgulanmaya başlanması.
  •        Endüljans sorununun ortaya çıkması, para karşılığında kilisenin günahları affetmesi.

Reform hareketlerinin Almanya'da baş göstermesinin sebepleri:

 

  •       Reform hareketlerinin ilk defa başladığı Almanya'da siyasal birlik olmaması ve Almanya'daki prenslerin dinde yenilik isteyenleri desteklemesi
  •        Mevcut mezhepleri ve onların kurallarını eleştiren bilim adamlarının varlığı
  •       Kağıt ve matbaanın kullanılması
  •       Kilisenin görevinin dışına çıkarak halkı dini ve ekonomik açıdan zorlaması
     

Sonuçları

 

  •       Avrupa'da mezhep birliği bozuldu. Katolik ve Ortodoks mezhepleri yanında Protestanlık, Kalvenizm ve Anglikanizm mezhepleri ortaya çıktı, mezhepler arasında çatışmalar başladı.
  •        Din adamları ve kilise, eski itibarını kaybetti.
  •        Katolik Kilisesi, kendisini yenilemek ve düzenlemek zorunda kaldı.
  •       Eğitim-öğretim faaliyetleri kiliseden alınarak laik bir eğitim sistemi kuruldu.
  •       Katolik Kilisesi'nden ayrılan ülkelerde kilisenin mallarına ve topraklarına el koyuldu.
  •       Papa ve kilisenin Avrupa Ülkelerinin kralları üzerindeki etkisi sona erdi ve Avrupa'da siyasal bölünmeler yaşandı. Çünkü Ortaçağ'da Papa, Avrupa krallarına taç giydirerek onların krallıklarını onaylıyor ve yönlendirebiliyordu. Papanın bu gücü kaybetmesi, Haçlı Seferleri'nin düzenlenmesini engellemiştir.
  •       Katolik kalan ülkelerde yeni mezheplerle mücadele etmek amacıyla Engizisyon mahkemeleri kuruldu.
  •       Protestan krallar ve prensler, din işlerinin mutlak hakimi oldular.
  •       Reform hareketleri, Avrupa'yı siyasi yönden zarara uğratmıştır. Şarlken'in Osmanlı İmparatorluğu üzerine yapmayı planladığı Haçlı Seferi bölünmelerden dolayı gerçekleşmemiştir.
     

Merak edenlere Reform hareketleri ile birlikte Alman prenslikleri ve Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu arasında yaşanan dini zıtlıklar ve savaşları ve bunların sonucunda 1555 yılında imzalanan Augsburg Barışı Antlaşmasını okumalarını öneririm.  Ancak Avrupa’da hızla yayılan bir diğer mezhep olan Kalvinizm, Augsburg Barışı’nın dışında bırakılmıştı bu da mezhepler arası çatışmaların devam etmesine neden olmuştu. Augsburg Barışı’nın Avrupa’da istikrarı sağlayamadığından 1618 yılında yeniden savaş başladı ve otuz yıl süren bu savaş tarihte Otuz Yıl Savaşları olarak yerini aldı.
 

Otuz Yıl Savaşları karmaşık bir yapı içinde büyüklü küçüklü devletlerin katıldıkları ve kendi çıkarları için dini bir araç olarak kullanmaktan çekinmedikleri bir mücadele alanı olmuştur. Günümüz modern devlet anlayışının ilk uygulayıcısı olarak adlandırabileceğimiz dönemin Fransız Başbakanı Kardinal Richelieu’nun tavrı bu durma verilecek en iyi örnek olacaktır. Richelieu bir Katolik din adamıdır ancak Otuz Yıl Savaşları yaşanırken Katolik Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’nun yanında yer almak yerine Fransa’nın çıkarları doğrultusunda bu imparatorluğa karşı her türlü ittifakı yapmaktan çekinmemiştir. Otuz Yıl Savaşları, her ne kadar din savaşları olarak adlandırılsa da dini niteliğinin yanında siyasi bir nitelik de taşımaktadır. Otuz Yıl Savaşları’nın sonunda modern uluslararası ilişkilerin başlangıcı olarak nitelendirebileceğimiz Vestfalya Antlaşması imzalanmıştır.
 

Vestfalya’nın getirdiği düzenle Avrupa, Ortaçağ’dan modern çağa geçiş yapmıştır. Günümüzde sıklıkla kullandığımız egemenlik, sınırlar, başka bir devletin iç işlerine karışmama ve elçilik gibi temel kavramlar Vestfalya düzeninin birer kazanımı olmuştur. Devletleri, Vestfalya Antlaşması’nın imzalanması yoluna götürmüş olan “din” konusu da bu antlaşma ile birlikte gündem düşürülmüş ve değerlendirme dışı bırakılmıştır.
 

Vestfalya’nın kazanımı olarak sayılan bu kavramları sonucunda karşımızda ulus-devleti bulmaktayız. Elbette ulus-devletin ortaya çıkışı bir anda olmamıştır. Ulus-devleti oluşturan kavramlar tarihsel süreç içerisinde zaman ve koşullara göre kendiliğinden oluşmuştur. Vestfalya ile ortaya çıkan bölgesel, yani sınırları belli ve dokunulmaz olan devletler, 1648’den bu yana uluslararası alanda siyasi, askeri, insani ve ekonomik olarak birçok değişiklik yapmıştır ve yapmaya da devam etmektedirler.
 

Özet olarak, sınırları belli ve antlaşmalarla korunan bir bölgesel devletin kendi sınırları içerisinde mutlak bir hâkimiyete sahip olması uluslararası literatüre “egemenlik” kavramının girmesine neden olmuştur.

Irk, kelimesi ortak genetik ve fizyolojik özellikler taşıyan insanların ayırt edici karakterleri, bir canlı türünde aynı karakteri taşıyan canlıların oluşturduğu alt bölüm veya soy olarak tanımlanır.

Günümüzde ve hatta Ulus Devletlerin tarihte yerlerini almaya başladıkları 18. Yüzyılda bile saf (ari) ırktan söz edebilmek mümkün değildir. Tarihte ari ırkın peşinden koşan bir tek Hitler olmuştur ve sonu bir felaket olmuştur. Irk ancak Antropoloji ve Biyoloji açısından bir kavram olarak anlam bulabilir. Yani Ulus devletler kurulurken Irka dayalı bir devlet kurulması da mümkün değildi. Çünkü ırklar birbirine karışmıştı. Günümüzde ise bu fiziksel imkansızlık içeren bir konudur ve ırkçı olarak nitelendirdiğimiz insanların olmayan bir şeyin, bir ütopyanın peşinde koştukları aşikardır.
 

Ulus devletin meşruiyetini dayanağı olarak Milliyetçilik veya günümüz Türkçesi ile Ulusalcılık kavramları tarihte yerlerini almışlardır. Ulusalcılık ulus-devlette bir zorunluluk, yaşamsal gerekliliktir.
 

Atatürk Milliyetçiliği de doğal olarak ırkçı bir yaklaşım içinde değildi. Atatürk Milliyetçiliği, 1924 Anayasası'nın 88. maddesinde ve Atatürk İlkelerinde de belirtilmiş olan, din ve ırk ayrımı gözetmeksizin, ulus tanımını dil, kültür ve siyasi birliktelik değerlerine dayandıran milliyetperverlik anlayışıdır.
 

Mustafa Kemal Atatürk, Türklüğü "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir."
 

Yine Mustafa Kemal Atatürk, bu düşüncenin ışığında “Ne mutlu Türküm diyene” demiştir. Dikkat edelim “Ne mutlu Türklere (veya Türk olana)” dememiştir. Yani Türk olmak bir tercihtir, belli bir kanı taşımak, belli bir dine inanmak ve/veya belli bir ırka mensup olmayı gerektirmez.
 

T.C. Anayasa'nın 66. maddesine göre, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür."
 

Dünya üzerinde tüm insanlar çekirdek ailesiyle, ailesiyle, sülalesiyle gurur duyar mensubu olmaktan mutluluk hisseder bunlar insani hislerdir. Büyük ailemiz milletimizdir ve elbet teki mensubu olmaktan mutluluk ve gurur duyarız.
 

Mensubu olduğu milletle övünmek gurur duymak başka bir şeydir, diğer milletleri aşağılamak, hakir görmek ve/veya onlara karşı sırf farklı oldukları için yok etmeye kalkmak başka bir şeydir ve kabul edilebilir değildir.

 

İnsanların milletleri ile övünmelerinin doğal olması kadar alt kimlikleri ve alt kültürleri ile de övünmeleri normaldir ve haklarıdır. Ancak alt kimliği ve alt kültürü savunuyor gibi görünüp gizli ırkçılık yapmak, ırkçılık kadar affedilmez ve bizi felaketlere götürecek bir tutumdur.
 

Sonuç olarak en büyük ailemiz insanlıktır ve bu ailemize aidiyetimizi hiçbir şekilde inkar edemeyiz. Bugün bu aidiyetimizi ihmal ediyorsak da unutmamalıyız ki bu dünyaya barışın gelmesinin olmazsa olmaz şartı dünyada var olmaması gereken açlığın ve kıtlığın bitmesi ve dünya nimetlerinden tüm insanları adil bir şekilde yararlanması ile mümkün olabilecektir.
 

Din, Irk, Millet kavramlarının insanları bölmediği bir toplum yaratmak bir zorunluluktur. Bir gün gelecekte kurulacak olan Dünya Büyük Milletler Meclisi’nin kuruluşunu kutlayacağımız bayramlara kavuşmamız dileğiyle hepinizin Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramınızı en içten duygularımla kutluyorum.

Yazdır Paylaş
Diğer Yazıları
isvecpostasi.com