STOCKHOLM’DA “CUMHURİYET” COŞKUYLA KUTLANDI
CİNSEL TACİZ PROTESTO EDİLDİ
İSVEÇLİ KADINLARIN YÜZDE 80’İ CİNSEL TACİZE MARUZ KALMIŞ
Dil Derneği Gürhan Uçkan Şiir Ödülü Adem Göktaş’a Sunuldu
Bu yazı 26 Ekim 2016, Çarşamba 08:57:09 tarihinde eklendi. 1158 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

KANDIRILANLAR CENNETİ TÜRKİYE’M - Hakan Güner

KANDIRILANLAR CENNETİ TÜRKİYE’M

AKP ve Fethullah Cemaati birbirlerini derin bir muhabbetle ağırlarlarken, el ele yürürlerken nasıl olduysa oldu, 15 temmuz Feytullah Gülen Cemaati’nin kanlı darbe girişimi gerçekleşti. Beraber el ele ayni menzile doğru yürünen laleli yollar meğerse aynı yol değil, birbirinden ayrı ama bir süreliğine yanyana giden paralel bir yolmuş. Bu yolun paralel bir devlet yapılanması (PDY) olduğunun farkına 17 – 25 Aralık (2013) yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları nedeniyle varılmış! Yani gene kandırılmışlar.

Ne duyduk? “Rabbim de milletim de bizi affetsin” ve biz şaşkınlık içinde düşündük; Örneğin elektrik faturasını iki üç ay ödeyemeyen gariban vatandaşımız, “ödeyemedim ne yapayım Rabbim de milletim de bizi affetsin” dediğinde affedilip elektriği bağlanabiliyor mu ki, “özür diledi ya”diyor musunuz ki devleti yönetme sorumluluğunda olanlar böylesine büyük bir görev hatasından hesap vermeksizin sıyrılabilecekler? Fethullah ile bağlantılı ve darbe girişiminin gerçekleştirilmesinden sorumlu oldukları şüphesiyle tutuklananlar “Rabbim de milletim de bizi affetsin, aldatıldık” derlerse, yargılanmadan affedilecekler mi? Erdoğan ve dolayısıyla AKP hükümetinin bu kendini sorumluluktan sıyırma özürü hukuk açısından, asıl suçlular açısından bir emsal oluşturmaz mı? Siyasilerin keyfiyetinde bir hukuk sistemi olabilir mi?

Demokratik bir hukuk devletinde her vatandaş, Cumhurbaşkanı dahi olsa her memur, kanun karşısında eşittir ve eşit muamele görmek durumundadır. Hatta devleti yönetenler devletin ve dolayısıyla o devletin hukuk sisteminin temsilcisi ve koruyucusu olmak görevinde oldukları için, hatalarından birinci derecede sorumludurlar. “Rabbim de milletim de bizi affetsin” demekle sorumluluklarından, yani hesap verebilirliklerinden sıyrılabiliyorlarsa o ülkede hukuk sistemi ülkeyi yöneten aynı siyasiler tarafından çökertilmiş demektir. Şimdi KHK larla görevden almalar falan... bu FETÖ’cü savcıların yerine liyakatlılarını koyacaklarını farz edersek, tam da ozaman savcı bu görevini “aldatılarak” yapmaktan bir türlü kurtulamayan üst düzey yöneticilere haklı olarak dava açarsa ne olacak? Sizce hep yanılan bu “iyi niyetli ve hep mağdur”  yöneticiler kendilerini adaletin gereğince yargılayacak birilerini o görevlere getirecekler mi? İktidarın şimdiye kadarki uygulamalarıyla sabittir ki getirmeyecekler. Umarız getirirler.

1950 den beri yönetimde olan sağ hükümetlerin bu mağduriyet türküsünden bir türlü ayrılamamaları neden? Sağ ve tutucu siyaset güçlendikçe neden daha da mağdur olur? Ülkeyi yönetenler neden dolayı mağdur olurlar? Hep onlara acımamız neden beklenir? Cepleri paradan gözleri yaştan neden kurtulmaz?

Bence bu durumdan hepimiz bir yönüyle sorumluyuz, sorumlu olmamız gerekir. Çünkü siyaset doğru algılanabilirse ülkedeki tüm vatandaşların refahı ve mutluluğu için yapılması gerektiği görülür, vatansever siyasetin tam karşılığı budur. Bu şu anlama gelir; Siyasetci kendi partisine oy veren ve vermeyen tüm vatandaşların refahından, huzurundan sorumludur. Bu kendi mutlu olduğu sistemi ona dayatması “ben böyle mutluyum, sen de ol” demesi anlamına gelemez. Bu tür zorlamaların önündeki koruyucu garanti siyasetci de değildir, siyasetçiyi de bağlaması öngörülen hukuktur. Çoğulcu demokrasiyle çelişen yönlerinin değişmesini gerekli gördüğümüz 12 Eylül darbesinden kalma T. C. Anayasa’sında bile en azından uyulmasında demokrasi açısından yararlar olan bir çok madde yok mu?
 

T. C. ANAYASASI

 

MADDE 10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.


Anayasanın 10. Maddesine göre kimseyi benimle aynı inancı taşıyor gerekçesi ile kimseye, hiç bir zümreye imtiyazlı davranamazsınız. Erdoğan hem hukukun fiili duruma uymadığını uymadığını iddia ederken bır yandan da hukuk sistemini çok iyi bildiklerini ve hukuk dışına çıkmadıklarını savunuyor.
 

Erdoğan açıklamasında:
 

 Hatta ve hatta Allah dedikleri için müsamaha gösterdik. Ortak bir yanımız var dedik. Ama aynı menzile giden farklı yollardan bir yapı, gördüğümüz yapının sinsi emellerin örtüsü olduğunu uzun süre göremedik diyor. 
 

T. C. Anayasasına göre bu özür kabahatinden büyüktür, bu başlıbaşına bir suç itirafıdır.


Laik bir devlet yapısında belli gruplara sizinle aynı inaca sahip oldukları için müsahama ya da imtiyaz sağlayamazsınız, bu suç teşkil eder. İktidarın menzili, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin tüm halkın huzuru olmak durumundadır. Beraberce yürüdükleri menzil açıkça görülüyor ki Anayasa’nın öngördüğü menzil değil. 10. Maddeye göre ülkede hükümet yetkilileri vatandaşının müslüman mı? hırıstiyan mı? musevi mi? ateist mi? Marxist mi? olduğuna bakarak “müsahama” edip etmeyeceğine karar veremez, aksi taktirde suç işlemiş olur. Türkiye Cumhuriyeti bir müsahama devleti değil, laik hukuk devletidir. Yürürlükteki Anayasa’da demokrasiye temel oluşturan maddeleri bile görmezden gelen AKP hükümetinin önereceği anayasanın eskisinden daha iyi olacağına nasıl güvenebiliriz? Daha iyi bile olsa o Anayasa’yı da ihlal etmeyeceklerinin garantisi ne? Hukuk günlük siyasete, daha doğrusu Erdoğan’a göre sürekli şekil değiştirmek durumunda olduğu sürece bunun da bir garantisi olmayacağı açık.

Vatandaşlar olarak bizlerin bu konuda yapması gereken siyasetçiye bel bağlamak değil, hangi partiden olursa olsun siyasetçinin anayasaya uygun davranıp davranmadığına dikkat etmesidir, herşeyden önce hukukun siyasete, kişisel inanç ve amaçlara alet edilmediğine emin olmasıdır. Siyasetçiyi böyle durumlarda hukuk kontrol eder. Vatandaş hukukun işletilmediğini hissettiğinde yönetimi, kendi oy verdiği parti olsa bile, yasal çerçevede protesto etmelidir, gerektiğinde muhalefetle de beraber. Çünkü muhalefet partilerinin en önemli görevi vatandaşlar adına hükümetin çalışmalarını takip edip gerektiğinde yapılan yanlışları gün ışığına çıkarmaktır. Böylelikle halk iradesiyle darbelerin de önüne geçilmiş olunur.

Siyasi partiler hukuk tekniğine uygun olarak parlemento kararıyla hukuksal değişiklikler yapabilir, bu milletin egemeliği kavramını ayakta tutar. Ancak liyakatlı bir hukuk sistemi karizmatik lider algısıyla siyasetçiye göre yön değiştirmez, değiştirmemelidir. Siyasetçilerin önünde ayağa kalkıp önünü iliklememelidir. Hukukcunun cübbesinin düğmesi bu nedenle yoktur, cebi de yoktur. Hakimiyetin millette olmasının garantisi bağımsız çalışabilen hukuk sistemidir. Siyasetin liyakatlı hukuk sistemine kafa tuttuğu ya da tutmak durumunda bırakıldığı ülkede milletin iradesi imtiyazlı zümrelerin eline geçmiş demektir. Cumhuriyetin “kimsesizlerin kimsesi”  olmasının tek koşulu adaletin sağlıklı bir hukuk sisteminde sağlanabilmesidir. Hukukun işletilmediği yerde adalet yoksuldan değil, zenginden, imtiyazlı zümreden yana çalışır.

AKP hükümeti hukuk ve güvenlik sisteminin ayarlarıyla oynamaya başladıktan sonra halkı tahrip ettikleri bu sisteminin karşısına dikmeye başladı. Hem “Hani hakimiyet milletindi, millet ne derse o olur”  diyerek Cumhuriyet’in kurucularına fatura kesip, hem de “… benim esnafım gerektiğinde asayişi tesis eden polistir, gerektiğinde adaleti sağlayan hakimdir” diyerek halkı “her istediklerini verdikleri zümreyle” yapısını bozdukları hukuk ve güvenlik sisteminin karşısına diktiler. Milletin, halkın hakimiyetinin liyakatlı hukukcular tarafından korunabileceği gerçeğini, bu türden halkı yanıltıcı ifadelerle örtme gayreti içinde oldular, hem de darbe girişiminden çok önce. Bu “Ey halkım gerektiğinde beyin cerrahı olarak da görev alabilirsin” demeye benzer. Sürücü ehliyeti olmayan çocuğunuza arabanızı teslim edebilir misiniz? Ya mala ya cana zarar vereceği açıktır. Liyakat ve tarafsızlık devlet mekanizmasında bunun için zorunludur.

Oysaki bu durumların oluşmaması için sorumluluk almış olan hükümettir. Hesap vermesi gereken FETÖ yapılanmasının yanı sıra bir taraftan da hükümettir. Bu gerçeği halkımızın görmesi taraflı basın yayın tarafından engelleniyor ve kutuplaşıp birbirimize düşmeye mahkum ediliyoruz. Yönetimdeki siyasetçiden vatandaşlar olarak hesap sormayı öğrenemezsek bu yalancı mağduriyet türkülerine milletce daha çok saz çalarız. Siyasetçilerden hep beraber hesap sormayı öğrenebildiğimizde o zaman hangi ulusal bilicin ortaklaşıldığı belirsiz ve samimiyetsiz bir “Yenikapı” yerine, gerçek “laik demokratik ulusal bilinç ruhunu” milletçe yakalarız.

Devletin hukuksal ve ulusal güvenlik yapısı mağduriyet ve kandırılıyoruz edebiyatı eşliğinde adım adım fiilen değiştiriliyorsa darbe fırsatı arayanlara da elbette fırsatlar doğar. Sadece darbe meraklıları mı? Dışardan ya da içeriden güç etki alanını kurmak isteyen her zümre ya da siyaset bu durumdan faydalanmak isteyecektir. Bir benzetme yapacak olursak ağacın devrileceğini düşünen her fırsatcı baltayı kapıp gelecek ve bence bu arada birbirlerini de budayacaklardır. Bu işin fıtratında bu vardır, olan da budur.
 

"Cumhurbaşkanı elbette Anayasa'da sınırları çizilen yetkiler çerçevesinde ama doğrudan millete karşı sorumlu olarak görevini yürütmek durumundadır. Bu makamda kim oturursa otursun yapacağı budur. İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye'nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken bu fiili durumun hukuki çerçevesinin yeni bir Anayasa ile netleştirilmesi, kesinleştirilmesidir. Hem buna engel olup hem de 'Cumhurbaşkanı her şeye karışıyor' demek, yağmur altında yürürken ıslanmaktan şikayet etmekten farksızdır" (RTE, Rize konuşması, 15 Ağustos 2015)


Anayasa sınırları içinde kalan bir Cumhurbaşkanı zaten millete karşı sorumluluğunu da yerine getiriyor demektir. Bunu kim niye kabul etmesin? Yönetim sistemi değişmiş ise Anayasa sınırları içinde nasıl kalınmış? "Bu ofsayt" fiili durum nasıl oluşmuş? Demek ki Erdoğanın fiilleri Anayasa sınırları içinde kalmamış ki yeni bir Anayasa’ya gereksinim duyuyor. Bu isteğine engel olunduğu sürece de yağmur yağıyor, her şeye karışıyor ve ıslanıyoruz demememiz gerekiyormuş. Bu mantık dizgesini ancak "yetmez ama evet”ciler çözer, bizim gibi faniler değil.

Cumhurbaşkanı’nın yukarıdaki konuşması Anayasa’nın  ve TBMM nin hiçe sayılmasıyla eş değerdedir. “Biz yaptık oldu” demektir. Devlet yapısını ilgilendiren kararları liyakatın elinden alıp millet olarak algıladığı yüzde 51,79 a, dolayısıyla kendisine teslim etmesidir. Geri kalan yüzde 48,21 millet değil mi? Onlar da kendisine başka bir Cumhurbaşkanı mı arayacaklar? Hem TBMM’deki milletvekilleri bu millet tarafından kendi kararlarını temsil etsin diye seçilmedi mi de her karar için sürekli halka gidiliyor? Halk seçti diye Anayasa’yı hiçe saymak da neyin nesi? Yüzde 51,79  la beraber yağmur yağdırıyoruz şikayet etmeniz anlamsızdır, katlanacaksınız deniyor ve demokrasi sözcüğü (inip binilen tren) ağızlarından düşmüyor. Bu ve benzeri tutum ve söylemler parlementer rejimin kitlenmesine ve halkın kutuplaşmasına neden olmaktan başka bir sonuç doğurmuyor. Ve AKP yandaşlarının silahlandırıldığının haberlerini okuyoruz. Bu gidiş daha kapsamlı ve kanlı bir iç kargaşaya dönüşebilir korkusuyla yaşamaya başlıyoruz.

Sonunda başkanlık rejimi teklifi Yenikapı ruhunun bir devamı olarak görülmüş olacak ki, Devlet Bahçeli’nin pasıyla gene gündemimize oturdu. Milletçe bütün sorunumuz gerçekten bu mu? Önümüzde dağlar gibi duran sorunlarımızı başkanlık rejiminin çözeceğini düşünecek kadar safmıyız?

Biz CHP liler için gayet açık olan bu sorunları halkımızın önemli bir kesimi neden görmek istemiyor ya da göremiyor? Bu sorunların çözümü için ana muhalefet olarak neden diğer muhalefet partilerinden bir yönüyle de olsa destek alamıyoruz? Olası nedenleri dağınık olarak da olsa aşağıdaki gibi sıralayabilir miyiz?
 

1.      Halkın tarafsız haber alma özgürlüğünün önemli derecede kısıtlanmış olması ve iktidar yandaşı olmakla neredeyse eğitilmiş/donatılmış diyebileceğimiz gazeteci, yazar, avukat, üniversite görevlilerinden oluşan bir güruhun sürekli olarak televizyonlarda gündemi iktidardan yana yanlış bilgilerle belirlemeleri, farklı görüşlerin üstünü örtme, tabiri caizse gürültüye getirme çabaları.

 

2.      Eğitim düzeyinin uzun yıllardan beri kademeli olarak kalitesinin düşürülmesi, tartışan ve sorgulayabilen gençlerin yetiştirilmesi yerine on yıllardır sorgulamayan, tartışmayan, sanatsız bırakılmış nesillerin yetiştirilmesinin öncelenmiş olması

 

3.      Yoksullaşan halk kesimlerinin çareyi bir güç odağı haline dönüşen iktidara yakınlaşmada görmeleri

 

 

4.      Türkiye’nin her kesiminde adaletli ve vicdanlı olmaktan çok güçlünün yanında olmaya yatkın, depolitize ama “işini bilen” insan tiplemesinin, bilgili olmakla bilgisiz olan arasında bir fark gözetmeyen, içinde herkesin her an haklı olabileceği postmodern kültürün dünyada ve Türkiye’de özellikle 12 Eylül darbesinden sonra yaygınlaştırılmış olması

 

5.      Vatandaşlık/yurttaşlık bilincinden, dolayısıyla ulusal bütünlükten uzaklaşılıp ümmi, etnik ya da mezhepsel bir ortaklıkda buluşmanın yine 12 Eylül darbesinden sonraki iktidarlar tarafından özendirilmesi/kışkırtılması

 

 

6.      İktidarın (AKP) her anlamda fanatik bir kutuplaştırma siyasetinden, “biz ve bizden olmayanlar” ayrıştırmasından güç ve oy devşirme anlayışı ki bu durum eğitimsiz ve yoksul halk yığınları için sosyopsikolojik bir sığınma alanı oluşturur

 

7.      Cumhuriyetin devrimci kazanımlarına ve kurucu kadrolarına, sağ hükümetler tarafından kağıt üzerinde de bırakılsa, laik demokratik sosyal hukuk devleti olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyet’i rejimine sürekli olarak olumsuz vurguların yapılması ve böylece kurucu parti olması dolayısıyla ana muhalefet olan CHP nin ve Anayasa’nın yok değerinde gösterilmesi, bütün çözümlerin bu iki unsur dışında aranması gerektiği propagandası

 

 

8.      Yeni Osmanlıcılık savunusu ile beraber federatif yapıyı getirme önerisinin Kürt sorununu çözeceği yanılgısının kürt kökenli vatandaşlar arasında yaygınlaştırılması

9.      Her türden cemaatci kadroların devlet kadrolarına yerleştirilmesi sonucunda oluşan liyakat dışı kadrolaşmaya yönelim ve bunun sonucunda hukuksal düşünme ve davranma ahlakının zayıflatılması

 

10.  Başkanlık sisteminin önünü açmak için parlementer sistemi çalıştırmayıp zaten çalışmıyor deme propagandası ki böylelikle demokratik bir düzende olması gereken muhalefet işlerliğinin halkın gözünde değersiz gösterilmeye çalışılması. (Erdoğan ya da AKP Genel Başkanı’nın televizyonlarda herhangi bir tartışma programında muhalefet liderleri ile halkın karşısına hiç bir zaman çıkmamaya kasıtlı olarak özen göstermeleri bunun en belirgin göstergesidir)

 

 

11.  Etnik ve/veya inanç kökenli sorunları siyasetin en öncelikli sorunu olarak sunan siyasetlerin bir bütün olarak CHP’yi, Cumhuriyet kazanımlarını ve parlementoyu bütünüyle değersiz kılan propagandaları, bakış açıları ve tutumları ki bu tutum hem iktidarın hem de diğer muhalefet partilerinin ana muhalefet partisini beraberce dar alana itmesi sonucunu doğurması

 

12.  CHP’nin Anayasa’ya uygun olarak etnik ve inanç temelli siyaset gütmemesini bir zayıflık ve korkaklık olarak algılatma çabasının hem iktidar hem de muhalefet partileri tarafından sürdürülmesi

 

 

13.  Bilimsel ve kapsayıcı olması gereken Türk Solu’nun özellikle 12 Eylül sonrasında büyük yaralar almasıyla birlikte, Türkiye ve yurtdışında farklı sosyolojik sebeplerle sadece etnik kimlik siyasetine endekslenmiş olması


Anayasaya saygılı bir ana muhalefet olarak davranmaya özen gösteren CHP bu dar alana sıkıştırılmış siyaset ortamında ne yapmalı?

Devletin bütün kaynaklarını, kurumlarını ve halkın hassasiyetlerini pervasızca kullanan iktidara rağmen, ve ana muhalefete doğrudan ya da dolaylı olarak, asgari müştereklerde dahi olsa, destek verme gereği duymayan diğer muhalefet partilerine rağmen, CHP düşüncelerini halkına nasıl anlatabilecek ve nasıl bir çözüm yolu bulabilecek? Bu konudaki düşüncelerimi bir sonraki yazımda siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum.

Hakan Güner
CHP İsveç Birliği Başkanı

Yazdır Paylaş
Ozan Sinan - 2016-10-27 14:09:53

Sayın Güner, çok yerinde, tutarlı bir çözümleme yapmış, belirlemelerde bulunmuşsunuz. Bilincinize sağlık. Yenikapı ruhu denen kepazelikten önce de AKP'nin hukuksuz, yıkım özelliğinde uygulamalrından geçilmiyordu; CHP bunları anımsatıp o oyun içinde yer almayabilirdi. Yer almakla yanlış yaptı. Dileriz bu ve benzeri yanlışlar gelecekte de yinelenmez. Esenlik dileklerimle. Saygılar, sevgiler.

Diğer Hakan Güner Yazıları
isvecpostasi.com