STOCKHOLM’DA “CUMHURİYET” COŞKUYLA KUTLANDI
CİNSEL TACİZ PROTESTO EDİLDİ
İSVEÇLİ KADINLARIN YÜZDE 80’İ CİNSEL TACİZE MARUZ KALMIŞ
Dil Derneği Gürhan Uçkan Şiir Ödülü Adem Göktaş’a Sunuldu
Bu yazı 30 Haziran 2017, Cuma 19:20:21 tarihinde eklendi. 653 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Biatçı kültür ile ilerlemenin gereği uzlaşı kültürü üzerine…. -

Biatçı kültür ile ilerlemenin gereği uzlaşı kültürü üzerine….

Bugün biatçı kültür ile uzlaşı kültürü üzerine yazmak istiyorum. Dünya üzerindeki topluluklara baktığımızda bir uçta biatçı kültürü ve diğer uçta ileri demokrasi uzlaşı kültürünü görüyoruz. Bir de bu iki ucun arasında farklı yerlerde bulunan toplumlar.

Biatçı kültürde, Lider egemen bir toplum vardır ve Lider’e bağlılıkta sınır yoktur. Lider dışındakilerin düşünmeye ihtiyacı yoktur ve “Lider ne eylerse güzel eyler” felsefesi hakimdir. Toplum bireyleri düşünme ihtiyacı duymadığı için Lider’in yaptığı zikzaklara kolayca adapte olurlar, yüz seksen derecelik fikir değişikliklerinde bile troller tarafından kendilerine verilen argümanlarla liderlerinin yeni fikrini canhıraş bir şekilde savunurlar. Bu tip toplumlarda yönetilme sorunu yoktur ve hatta demokrasiye de ihtiyaç yoktur, sadece demokrasi varmış gibi yapılır. Lider, kendisiyle birlikte yönetimde görevli olanlardan bahsederken “benim bakanım, benim milletvekilim, benim başkan yardımcım, benim yönetim kurulu üyem” diye bahseder. Sanki bir bireyden değil de kendisine ait bir eşyadan bahseder gibi ancak toplulukta bu konuda bir şikâyet yoktur zaten onlar da O’na ait olmaktan mutludurlar ve bazıları aşırılığa kaçarak O’nu tanrılaştırıp tapmaya başlarlar. Böyle toplulukların hiçbirinde ilerleme görülmez. Lider’in yarattığı illüzyonun içinde yaşarlar. Lider topluluğu bir arada tutmak için genelde dini ve/veya etnik temayı kullanır. Din üzerinden ve etnik kimlik üzerinden toplumu maniple eder, konuşmalarında hamasi söylemlerle ve yarattıkları hayali düşmanlarla topluluğu belli bir yöne yönlendirir.

Lider genellikle eğitimsiz, etik kuralları tanımayan, yağma kültüründen gelen ağzı laf yapan bir demagogdur. Topluluğun yönetilme problemi yoktur, herkes Lider’in dediğini yapar ve bazen ilerlemeler görülse de sonuçta yozlaşma be bilimden uzaklaşma toplumu geriletir.

Uzlaşı kültürü, olgunlaşmış ve oturmuş demokrasilerde görülür. Kişiler ve olaylar değil, kavramlar ve prensipler tartışılır. En önde gelen konu kamu yararıdır ve kamuya zarar verecek inatlaşmalardan kaçınılınır. Tartışma kültürü oturmuştur, yıkıcı değil yapıcı tutum takınılınır, sorunun parçası olmak yerine her zaman çözümün parçası olmak yeğlenir. Lider’in kim olduğunun pek önemi yoktur ve hatta Lider’in ismini bilmeyen birçok topluluk üyesi vardır. Kurumlar ön plandadır ve kurumların uygulamaları ve ideolojileri, stratejileri bir birikim sonucu oluşmuştur ve her gelen Lider’e göre değişmez.

Uzlaşı kültürünün olduğu toplumlar ileri gitmiş toplumlardır, gelişim, değişim ve evrimleşme süreklidir. Kültür, sanat, spor ve müzik ile yoğrulmuş bu toplumların estetik duyguları gelişmiş olup soyut kavramları anlamakta zorlanmazlar ve sadece içinde bulundukları toplumu değil Dünya’yı ileriye götürmek için çalışırlar. Doğal olarak birçok bilimsel buluş bu toplulukların fertleri tarafından yapılır ve patentleri bu fertlere aittir. Bu tip topluluklarda koltukta kimin oturduğu değil, hangi fikirlerin iktidarda olduğu önemlidir.

Bir üçüncü grup var ki onlara ben “Arada Kalanlar” diyeceğim. İşte bu grupta bulunan toplumlar için bir yönetilme problemi vardır. Tamamen biatçı olamadıkları için aralarında düşünen insanlar vardır ve bunlar sürekli olarak Lider’e sorun yaratır. Diğer yandan uzlaşı kültürü yerleşmediği için kavramlar stratejiler değil kişiler ve olaylar tartışılır, tüm tartışmalar kişiselleştirilir, kamuya çok büyük zararlar verilecek olsa da sabit fikirli olmaktan vaz geçilmez. Bu toplumlar mehteran gibi “iki ileri, bir geri” giderek sonuçta hep geri kalırlar. Demokrasi biraz vardır, çoğunlukla yoktur. Görüntüde ileri demokrasi varmış gibi bir makyaj varsa da arka planda biatçı toplumun tüm izlerine rastlanır. Bilim hem vardır hem yoktur, hala dincilik ve ırkçılık siyaseten oy getiren bir araç olarak kullanılmaktadır ve toplumdaki bireyleri bilimsel düşüncede uzaklaştırıp uyuşturmak için vazgeçilmez araçlardırlar.

Gelelim “Arada Kalanlar” toplumunun bireylerinin ortak özelliklerine ve yaptıkları genel hatalara. Bireyler üretken değildir, genelde çalışmayı sevmezler, başkalarının başarılarını sahiplenmeyi severler. Kısa yoldan köşeyi dönme, her işi yaptırmak için bir torpil bulma, uyanık olup işleri başkasına yaptırıp aferinleri kendine toplama kanıksanmıştır. İş konuşmaya gelince mangalda kül bırakmamak ama iş fiiliyata gelince kaytarmak, çalışmamak için bahanelerin arkasına sığınmak oldukça yaygındır.

Aziz Nesin’in romanındaki “Zübük” tiplemesine her yerde rastlamak mümkündür, bazen bir okul müdürü olarak çıkar karşımıza bazen de bir belediye başkanı veya bir bakan ve hatta bir başbakan olarak rastlarız onlara. Ancak herkesin Zübük’ün, “Zübük” olduğunu bildiği ama kimsenin söylemediği bir ortam mevcuttur. Bu toplumun bireyleri “Kral Çıplak” demeyi sevmezler.

Bu topluluklarda çalışan ve üreten insanlar, bir tehdit olarak görülürler ve “yılanın başı küçükken ezilmeli” prensibiyle tespit edildikleri ilk andan itibaren sindirilmeye ve baskılanmaya çalışılırlar. Yaptıkları küçümsenir, girişimleri baltalanır, hevesleri kaçırılır. Yaptıkları işlerin hiçbir takdir edilmezken, işlerine mercekle bakıp hata aranır, destek olmak yerine kösteklenirler. Toplumu ileriye götürmek için hiçbir şey yapmayan bu insanların, bir şeyler yapmaya çalışan az sayıdaki insanları acımasızca kösteklemesi bu tip toplulukların ikilemidir.

Koltukları kapan az vasıflı insanların ortak özellikleri sürekli meşgul olmalarıdır. Meşgul olmayı bir üstünlük, bir meziyet olarak algılarlar oysa ki fazla meşguliyet iki şeyin göstergesi olabilir; ilki yeteneksizliğin göstergesidir, yeteneksizlik nedeniyle kişi yapması gerekenleri yapamıyordur, ikincisi hesapsızlığın göstergesidir, kişi kapasitesinin çok üstünde iş yüklenmiştir ve hiç birin yapamıyordur. Her iki durum da olumsuzluğun ifadesidir aslında ve övünülecek hiçbir şey yoktur bunda.

Diğer yandan aşırı meşguliyet, hiç iş yapmayan insanların işten kaçma bahaneleridir. Bu tip insanlar üretken insanların işlerini eleştirirken acımasızca eleştirirler ama diğer yandan “peki sen yap o zaman” denildiğinde birden ne kadar önemli birisi olduklarını ve çok meşgul oldukları için yapamayacaklarını ifade ederler ya da “nasıl yapılacağını bilmiyorum ama nasıl olması gerektiğini biliyorum o da bu değil” gibi felsefi bir cümleyle sıyrılmaya çalışırlar. Hiç iş yapmayan bu insanlar, bir işi yapmak yerine veya yapılmasına ve gelişmesine katkıda bulunmak yerine sürekli eleştirmeyi tercih ederler. Ne kadar eleştirirlerse kendilerini o kadar önemli hissederler. İş yapan çalışkan insanları kendilerini memnun etmekle görevli hizmetkarlar gibi algılarlar, oysa ki gerçek dünyada kimse kimseyi memnun etmekle yükümlü değildir, iş bölümü ve iş birliği vardır karşılıklı destek ile bireysel başarıdan öte kolektif başarı önemlidir.

Son olarak şayet ileri bir topluma dönüşmek istiyorsak lütfen çok meşgul olmayalım, sorunun kendisi olmak yerine çözümün parçası olalım, bireysel başarıyı değil kolektif başarıyı hedefleyelim, Lider’e tapınmak yerine kavramları ve stratejileri tartışıp geliştirelim, toplumun her kesiminde kurumsallaşalım ve AKLI ve BİLİMİ rehber edinelim.

Hepinizi saygı ve sevgi ile selamlıyorum.

30 Haziran 2017, Borlänge

Yazdır Paylaş
Diğer Yazıları
isvecpostasi.com