"quid sit futurum cras, fuge quaerere!

Yazar - Dr. Azime Sönmezer

        Yarın ne olacak sormaktan kaçının., Horaz’ın;  „Perşembenin gelişi çarsambadan belli olur“ da atalarımızın bir sözü. Bu iki sözü arka arkaya kullandığımız takdirde okurda, kendi yaşantılarının izlerine göre bir algı yaratmış olunur mu? Bence olunur. Aralarından : „Ben de zaten bu korkuyu yaşıyorum“  diyen olur mu? Bence bu da olur.

 

Ama Horaz bu sözüyle: yarınlar çok kötü şeyler getirecek,  bugünden yarını ne hatırlayalım ne de soralım demiyor.   “Her gününe şükret, bütün günler sana bir hediye, yarın ne olacak diye keder etme“ demek istiyor.

 

„Perşembenin gelişi çarsambadan belli olur“  sözümüzü de yaşamımızdaki  bir durum, bir olayın sonuçlarının o durum ve olayın zaman içerisindeki gidişatından anlaşılacağının ve bundan dolayı güzel bir perşembe için güzel çarsamların hayalle değil , güvenle, çabayla olacağına dair bir uyarı olarak yorumlarsak,  iki sözün de  sosyolojik değer taşıdığını  görürüz.

 

GÜVENin“ herşeyin yoluna gireceği umudundan çok, çarsambalardan başlayarak elimizden gelenin en iyisini yapmanın isteği ve bu istek ve gayretle de en iyi perşembelerin oluşumununda bizzat bulunmanın arzu ve inancıdır. Ama bu „İNANC“ herhangi bir şeyi sorgulamamanızı ve beklediğimiz ya da niyet ettiğimiz şeylerle yaşadığımız şeyler arasındaki herhangi bir sapmaya karşı gözlerimizi kapatmayı gerektirmemektedir. Aksine sorgulamaya, düşünmeye, sonuçları değerlendirmeye etkinliğe, olacağa, olup bitene, çarsambadan perşembeyi hazırlamaya, katılıma sevkeden güvenli bir inançtir.

 

Bu katılımlar oluşurken „öngörülebilirlik ve kontrol edilebilirlik, kişinin kendi eylem seçeneklerini değerlendirmede belirleyici bir rol üstlenmektedir. Birey geçmişte gerçeklesen bazı olayları, eylemleri, deneyimlerini zihinsel olarak değerlendirir ve ona bir not verir. Çocuğun sıcak bir ütüden elini yakıp bir daha ona elini sürmemesi gibi.

 

Tek bir yaşam bireyin herşeyi kendi başına tecrübe edip, değerlendirmesine, ona geçerli ya da geçersiz not vermesine yetmez tabii ki. Başkalarının tecrübelerinden, eylemlerinden dolaylı olarak, ya da bir eylemdeki sonuçların gözlemlenmesi yoluyla da değerlendirmeler yapıp  genel bir karne de hazırlanılır.

 

İşte bu karnelerde bazen de yaşamın belirli konularında  yinelenen olumsuz izleri  yer alır ki bu da bireyin o olay, durum ve etkinliklere kendi katılımıyla hiç bir katkıda bulunamayacağı inancına yol açarak onu bu konuda bir güvensizliğe götürebilir. O zaman da  kendi eylemi için isteksizlik duyabilir, hatta tamamen bu davranışından vazgeçtiği bile gözlenebilir.

 

Çünkü birey yaşantısındaki izlerden yola çıkarak; söz konusu olayın kendi gönüllü eylem ve tepkilerinden bağımsız olarak gerçeklestiğine inanmış ve gelecekte de kendi eyleminin bu tarz olayın cereyanında herhangi bir rol oynayacabileceğine güveni sarsılmıştır.

 

Bundan sonra olacaklara katılıp katılmamakta, onlara bir katkıda bulunup bulunmada kararsız ve kendisini bu konuda çaresiz hissetmeye başlayan birey, sosyal  bir varlık olarak bu çaresizligini içinde bulunduğu topluma da yaymaya başlamıştır. Kişisel çaresizlikler  derin bir ümitsizliğe dönüşmüş,  sadece şikayet eden, ya da bilinçsiz bir şekilde şikayet ettiği olguya destek veren veya  tepkisiz, kaderci bir kitleyi oluşturmuştur.  Tarih de böyle ümitsiz ve çaresiz olan toplumların serüvenleriyle, bu serüvenlerdeki kahramanlarıyla ve bu kahramanların yok olmaya mahkum olmuş toplumlara, kaderlerine teslim olmamaları, güçlenmeleri, kurtulabilmeleri için gerekli olan herşeyin kendilerinde, özlerinde saklı olduğuna dair özgüven aşıladıkları destanlarıyla doludur. Behçet Necatigil bu tarih sayfalarındaki hikayeleri iki satırda şöyle özetliyor:  

 

       ”Ya ümitsizsiniz ya da ümit sizsiniz.

         Ya çaresizsiniz ya da çare sizsiniz.”

http://www.isvecpostasi.com adresinden 15 Ağustos 2018, 06:46 tarihinde yazdırılmıştır.