ATATÜRK’ÜN VASİYETİNİ İPTAL ETMEK
NORVEÇ – ADD İKİNCİ OLAĞAN KONGRESİNİ YAPTI
23 NİSAN KUNGSTRÄGÅRDEN’DE COŞKUYLA KUTLANDI
Bu haber 01 Eylül 2018, Cumartesi 14:54 tarihinde eklendi. 1430 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

SERKAN KÖSE; ”DAHA İYİ BİR GELECEK İÇİN, HEP BİRLİKTE, ELELE…”

Serkan Köse Türkiye doğumlu Sosyal Demokrat bir politikacı. On yaşlarında İsveç’e taşındı. Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Uluslararası Ekonomi dalında ön lisans sahibi. Sosyal Demokrat İşçi Partisi Milletvekili ve Dışilişkiler Komisyonu, İşpiyasası Komisyonu üyesi olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Meclis İnsan Hakları Komitesi Başkanlığı’nı yürütüyor. Serkan Köse ile İsveç seçimleri öncesi yaptığımız söyleşiyi sunuyoruz
SERKAN KÖSE; ”DAHA İYİ BİR GELECEK İÇİN, HEP BİRLİKTE, ELELE…” MUSTAFA SÖNMEZ / İSVEÇ POSTASI 


Serkan Köse olarak sizi tanıyanlar biliyor ya tanımayanlar için kimdir Serkan Köse?

SERKAN KÖSE (SK): Konya ili Cihanbeyli ilçesine bağlı Yeniceoba kasabasında doğdum. 6 yaşımda okula başladım. 4’üncü sınıfta 2 ay kadar okudum ve 9 yaşlarında İsveç’e ailece babamın yanına taşındık. Babam daha önce gelmişti. Fittja bölgesine yerleştik ve çocukluğum, gençliğim burada geçti. Hala bu semtte oturuyorum.

Yeniceoba’da yoksul sayılabilecek bir yaşamımız vardı. İki odalı kerpiçten bir evimiz vardı. Çünkü geri kalmış, fakir bir bölgeydi. Benim bir kalem hikayem var isterseniz o hikayeden başlayayım. Beni tanımayanlar daha iyi tanımış olur. Babam kasabada tarlada çalışan bir kişi, annem evde. Babam bir yıl okula gitmiş, annem okur yazar değil. Bunun nedeni ne de olsa feodal bir toplum yapısına sahip. Kız çocuklarını okula göndermiyorlar, kız çocuğu okuyup da ne olacak gibi bir bakış açısına sahipler. Ben 6 yaşında ilkokula başladım. Annem, beni süsleyerek okula gönderdi. O zaman okula giderken önlük giyiliyordu ama öyle anlı şanlı değildi. Ayakkabımız dersen o da öyle, çanta yerine torbamız vardı. Kitaplarımızın yüzünü kaplar, çok iyi korurduk. Bazen kalem bulamazdım ve ödünç alırdım. İşte ilkokula bu şartlarda başlayan bir çocuk. Okulumuz eğitimde sabahçı – öğlenci sistemi uyguluyordu.

Bazen ailem önlük alma şansı bulamadığı zaman benden bir yaş büyük amca oğlunun önlüğünü giyerdim. Benden bir sınıf ileride olandan kitaplarını alırdım. Gaz lambalı evde akşamları ders yapmaya çalışırdım. Ders yaparken kalemi traşlıyorum (açıyorum), ucu kırılmasın diye fazla da sert basmıyorum. Çünkü sert basacak olsam, ucu kırılacak ve tekrar traşlıyacağım. Her traşlamada kalem küçülecek ve tükenecek. Kalem tükenince acaba yenisine sahip olacak mıyım gibi bir problem var. Böyle bir psikolojik durum.



İsveç’e babanızın yanına geldiniz, Fittja’ya yerleştiniz ve okula başladınız. Türkiye’deki okul yaşamınızda karşılaştığınız olumsuzluklar burada yoktu. Buradaki okul yaşamınızda bu durum sizi nasıl etkiledi?

SK- Fittja çok kültürlü 1960’lı – 70’lı yıllarda kurulmuş yüksek binalı bir semt. Bu semtlere göçmenler akın ediyor hem kiralar ucuz hem de akrabalar var. Fittja’ya geldik. Üç odalı, mobiyalı,televizyonlu bir daire. Televizyonu ilk kez görüyorum. İlk defa karyolada yatıyorum. Yeniceoba’da yer yatağında yatıyordum. Bir sürü giyecek, ayakkabıyla karşılaştım. Geldiğimiz mevsim kış olduğu için babam kalın bir ceket almış ama böyle bir cekete köyde sahip olmak mümkün mü? Köyde öyle fazla bir giysi şansımız da yoktu. Epey oyuncakla karşılaştım. Köyde oyuncak moyuncak derseniz hak getire ama ben meyve sepetini kerpiç evin önünde direksiyon olarak kullanarak oynardım. Meyve derseniz, muzu burada gördüm. Yemek çeşitliliği derseniz yine öyle. Köyde belli yemekler vardı.

Fittja’da dördüncü sınıftan Tallid Okulu’na (Tallidsskolan) başladım. Sınıfımız İsveçlilerin de olduğu karışık bir sınıftı (bugün bu okulda İsveçli öğrenci yok). Sınıfa girdiğim zaman ilk reaksiyonum; yeni masaları, güzel sandalyeleri, yazı tahtası temiz ve güzel, öğretmen kravatlı değil, tişort giymiş ve rahat bir görünüşü var. Öğrencilerde önlük yok, rahatlar. Masaların içi kalem ve kitap dolu. O kadar çok kalemi bir arada görünce yaşamımda o anki kadar sevindiğimi hatırlamıyorum. O an kendi kendime bundan sonra kalem korkum olmayacak, istediğim kadar yazacağım, çizeceğim ve gönlümce traş edeceğim, dedim. 10 yaşına girmiş bir çocuğun psikolojisini düşünün… Bir de Türkiye’deki psikolojiyi. Ayrıca ilk kez okulda anadilim olarak Kürtçe okuyacaktım. Bu da apayrı bir duyguydu.

Köydeki durum ile Fittja’daki durum birbirinden çok mu farklıydı?

SK – Tabii, köyde sahip olamadığm herşeye burada kavuşuyordum. Spor yapıyorum, futbol oynuyorum. İlk kez bir topum oluyor. Köyde topumuz yoktu. Yazın izine gelen çocukların topuyla saatlerce oynardık ve onların günlerini sayardık ne kadar kaldı diye. Çünkü onlar gitti mi, top da gitti demekti. Fakat burada herşeye sahibim. Bu hengame arasında düşündüm, bu işte bir yanlışlık var. Dünya bu kadar adaletsiz olamaz, dedim. Bir çocuk sabaha kadar kalem hayal eder, traş ederek bitmesin diye; bir çocuk ise, çantasında sayısız kalem olsun… Hiç unutmuyorum, bir sınıf arkadaşım kendi kalemini kırdığında (belki de kavga ettim) isyan ettim. Bir kalemi nasıl kırarsın diye. O gün bugündür kalemin üzerimde büyük bir etkisi oldu. Bu nedenle evimde oldukça çok kalemim var ve mutlaka cebimde her zaman bir kalemim olur. Bu bağlamda kalem benin için özgürlük, demokrasi, eşitlik ve bir çocuğun en büyük hayalidir.



Bu tür olayları yaşarken bir de Fittja gibi çarpık ve yabancılar yoğun olduğu bir bölgede adaletsizliği tekrarından yaşadım. Burada gördüğümüz insanların hor görülmesi, ırkçılık, neden yabancılar sadece burada yaşıyor? Neden bizler istediğimiz işlere giremiyoruz? Bir ölçüde kalemin davasını bir keara bıraktım. Burada başlayan sosyo-ekonomik açıdan fakir fukaralık mücadelesi... İnsanlarımız pizza işçiliği, temizlik gibi işlere gidiyor. Örneğin babam pizzada, annem temizlikte çalışıyor. Dolaysıyla Türkiye’deki gibi olmasa da, burada da kendimizi zar zor idare ediyorduk.

Lise ve üniversite yıllarımda zengin bölgelerdeki çocukları, gençleri gördüm. Gençler beş dil biliyor. Anne babası doktor, avukat ya da yüksek bürokrat. Dünyayı dolaşmışlar. Ben ise, Fittja gibi bir bölgede zar zor şartlarda yetişmiş, fakir bir aile çocuğu.. Ben de bu sefer çelişkiler ve çarpıklıklar farklı bir biçimde kavramlarla gelişmeye ve yerli yerine oturmaya başladı.  O zaman düşündüm, fakirliğin kavgasını vereceğiz. Hiçbir çocuk aç, açıkta yatmasın, fakirlik yaşamasın ve Aziz Nesin’in dediği gibi ölmesin... Madalyonun iki yüzü gibi hem Türkiye hem de İsveç yüzü. Burada da çarpıklık, fakirlik, ırkçılık, sınıfsal mücadele... Bir de üniversite döneminde yaşadığım hayal kırıklıkları...

Anlattıklarınızla soracağım soru eş düştüğü için şunu sormak istiyorum: Sizde ortaya çıkan, oluşan bu düşünsel dönüşüm, birikim rüzgarı politik amaca mı sürükledi?

SK – Bütün bu yaşadıklarım, ben de İsveçlilerden km’lerce uzak olduğumuzu anlamamı sağladı. Örneğin Fittja’ya neden yatırım yapılmadığını idrak edince, bu sefer kavgam başka bir alana kaydı. Ben de politik bilinçlenme erken yaşlarda başladı. Bunu üniversite yıllarımda daha da hızlandırdım. Belli bir zamandan sonra da bu işi artık lafla değil, pratik anlamda işe yaramasını gerektiğinin kararını verdim. Sosyal Demokrat fikrin kendime daha yakın olduğunu anladım. Olof Palme’den yola çıktım. O’nun felsefesi, dünyaya bakış açısı, dünya halklarıyla ilişkisi, mücadelesisi, özgürlük ve demokrasi anlayışı ve tabii ki, dayanışma düşüncesi beni çok etkiledi. Olof Palme’nin dediği gibi dünyada hiç fakir çocuk olmasın, hiçbir insan ezilmesin... O’nun kitapları ve düşünceleriyle üniversite yıllarında bu politik düşünceyi benimsedim.



Bu düşünceye inanmak sizi partiye üye olmaya zorunlu mu kıldı?

SK – Sol, Sosyal Demokrat fikrin benim aslında ben olduğumu ve benim değerlerimle örtüştüğünü gördüm. Yaşamaya başladın ve dolaysıyla Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne üye oldum. Üye olduktan sonrada bunu pratik anlamda da yaşamaya başladım. Bu alanda daha fazla kitaplar okuyunca, yaşayınca ve kendimle yüzleşince, şunu gördüm ki Sosyal Demokrat değer yargıları aslında benim her zaman savunduğum değer yargılarıymış... Bunu daha önceleri dile getiremedim, kanalize edemedim. Dolaysıyla kavgam ta orada başladı, diyebilirim. O gün ve bugün parti içerisinde mücadelemi çeşitli görevlerde bulunarak sürdürüyorum.

Genel olarak dünyaya bakarsak, haksızlıklar, adaletsizlikler, her türlü sömürü devam ediyor. Böylesi bir dünyada mücadele biter mi?

SK – Mücadele biter mi? Hayır. Fakirlik, ezilen halklar, demokrasi mücadelesi, sosyo-ekonomik çarpıklık tüm dünyada var. Bunlar devam ettiği sürece, bizim evde oturma, siyasetten uzaklaşama gibi bir lüksümüz yok. Bizim daha sert ve toparlayıcı bir muhalefet yapmamız gerekiyor.

Neye muhalefet?

SK– İster dünya ülkelerinde ister içerisinde yaşadığımız ülkedeki adaletsizliğe, çarpıklığa, ırkçılığa, insanlar arasındaki ekonomik uçuruma karşı ister iktidarda, ister muhalefette olalım bu haksızlıklara karşı durmak, mücadele etmek zorundayız. Muhalefetten kastım bu. Bence bir sosyaldemokratın görevi budur. Ben dünyanın neresinde olursam olayım, sosyaldemokratım. Çünkü sosyaldemokratı, sosyaldemokrat yapan ana değer yargılarıdır. Bu da dünyanın her yerinde geçerlidir yani evrenseldir.



Seçim bildirgenizin ana başlıklarından bir de entegrasyona ayrılmış. Ilımlı Muhafazakar Parti Başkanı Ulf Kristersson bir İngiliz gazetesine verdiği demeçte İsveç’in entegrasyonda oldukça başarısız olduğunu söyledi. Bir nevi çuvalladı dedi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

SK – Benim analizim şu: Aslında bu sorun son otuz sene içerisinde siyasetin çöküntüye uğramasının bir sonucudur. Otuz sene sonra geldiğimiz nokta şu: Biz neyi ya da ne yapmak istediğimizi tam çözemedik. Entegrasyon diyoruz ama entegrasyon nedir? Entegrasyon, entegrasyon diyerek bu kavram için senelerimizi verdik. Kelime oyunlarıyla uğraşırsanız, istediğinizi gerçekleştirmezsiniz. İşin özü şu: Siz insanları belli bir bölgelerde yaşamaya zorlarsanız ve o yaşadığı bölgelerdeki insanlar eğer işsiz ise, bu duruma çözüm getirmediyseniz, sağlık sorunlarına, okullara gerekli olan yatırımı yapamadıysanız sorunlar büyür. Ayrıca o insanlar bugün haftanın altı günü veya yedi günü pizza – restoran işlerinde çalışıp ve çocuklarıyla ilgilenemiyorlarsa, okuldaki toplantılara katılamıyorlarsa, çocuğunun okuldaki durumundan habersizse, takip edemiyorsa ve de kendisi gibi eğitimsiz, hor görülmüş bir kuşak ortaya çıkar. Böyle bir ortamda elbette entegrasyon başarılı olamaz veya entegrasyondan söz edilemez. Kendi insanımızdan söz edecek olursak, birinci kuşak, iş ve aş için geldiler. Onların çocukları eğitime kazandırılamadı ve kendi köylerinden evlendirildiler. Babalarını yolunu izlediler. Böylece ikinci kuşak da kaybedildi. Üçüncü kuşak derseniz, yine anne baba ilgisizliğinden, anne baba ilişkisinin iyi olmayışı ve farklı düşüncelerden dolayı eğitimleri istenilen düzeyde olmadı. Onların da yarıdan fazlasıyla kaybedildi. Reinfeldt iktidara geldiğinde dört yaşında olan bir çocuk biz devraldığımız zaman  on dört yaşındaydı... Entegrasyon sağlıklı işlemedi, yürütülemedi dolaysıyla göçmen ağırlıklı bölgeler barut fıçısına döndü.

Entegrasyon genellikle karşılıklı bir analyış, istek işi. Sizin bu konuda yaşadıklarınız var mı?

SK – Üniversitede Siyasal Bilgiler Fakültesine girdiğim zaman ilk gün sınıfta sağıma soluma baktım. Ben bu işi nasıl becereceğim, diye kendi kendime sordum. Otuz öğrenci arasında tek yabancı olan bendim. O ana kadar da hiçbirini tanımamışım. 29’u aynı ve bir ben farklıyım. O güne kadar buluşamamışız, birbirimizi anlayamamışız. Birbirimize çok uzak kalmışız. Beni her zaman içlerine kabul etmediler, her zaman benimle eğlenmediler, her zaman benimle biraraya gelip ders yapmadılar. Eğlencelerine, doğum günlerine beni çağırmadılar. Bu toplumun bir parçası olmak için her ne kadar kendimizi zorlasak, hep bir şüpheci gözle bize baktılar. Öyle davranıldığı için biz de onlardan uzaklaştık. Siz, bizi kabul etmiyorsanız, biz de kendi insanımızla birarada oluruz anlayışıyla hareket ettik. Bu biçimde entegrasyon olmadığı gibi başarıya da ulaşamaz. Entegrasyonun başarıya ulaşabilmesi için toplumun çoğunluk olan bölümü size fırsatları sunması gerekiyor ki, ortak sorunlarımızda buluşabilelim, kaynaşabilelim. Üniversiteyi bitirdiğim zaman altı ay taksicilik yaptım. Neden? İşe girebilmek için kontaklarım olmadığı için...

İşpiyasasında A ve B takımı var gibi sözler ediliyor. Biliyoruz ki, göçmenler alt işlerde -o da bulabilirse – çalışıyor ya da çalışmaya zorlanıyor. Ne dersiniz?

SK – Vasıflı, vasıfsız veya eğitimli, eğitimsiz insan ayrımı var. Vasıfsız kişilerin işe giriş ücretleri düşük olsun deniliyor. Ilımlı Muhafazarkar partinin getirdiği bir sistem. Servis işlerinde insanlar çok düşük ücretlerle çalışmaya zorlanıyor. Bir İsveçli haftanın yedi günü 12 veya 14 saat çalışır mı, çalışmaz. Saat ücreti düşük çalışır mı, çalışmaz. Fakat genellikle vasıfsız göçmenler işçiler çok düşük ücretlerle çalışmaya zorlanıyorlar. Bizim kavgamız bu. Biz A veya B takımı gibi bir ayrımdan yana değiliz, istemiyoruz. İşpiyasasında çalışan insanların da yani onların da bu konuda mücadele etmesi gerekiyor. Çünkü ezilen altta kalan insanlar. Bu arkadaşların buna itiraz etmeleri lazım. Ben bir sosyaldemokrat olarak bu durumu kabul etmiyorum ve kabul edilebilir bulmuyorum. Bu alanda emekçilerle birlikte emekten yana bir parti olarak mücadele dersek, başarıya ulaşabiliriz. İnsanların ırkına, dine, rengine bakılarak ücret verilmez. Biz tüm emekçi işçilerin sesiyiz. Daha güzel bir yaşamlarından yanayız. Toplu sözleşmelere bağlı kalarak herkesin hakkını ve hak ettiği maaşı alması gerektiği savunan bir partiyiz. Son dört yıl içinde yapılanlar yeterli mi, elbette değil. Daha fazlasını yapabiliriz. Vergileri düşürmeyi değil, vergilerin adaletli ve eşitlikçi paylaşımcılılık yoluyla sorunlu alanlara göre dağıtmayı amaçlıyoruz.

Belli başlı sorunların başında eğitim geliyor. Son yıllarda eğitim kalitesinin düşmesi, öğretmen açığı, kalabalık sınıflar derken bu sorunların üstesinden nasıl geleceksiniz?

SK – Eğitim sistemi sağ iktidarlar döneminde pinpon topuna döndü. Gerekli reformlar yapılmadı, eğitim sistemi değiştirildi. Paketler geldi, paketler gitti. Eğitimin doğru ve sağlıklı işleyebilmesi için iki ana nokta var. Birincisi; gerektiği kadar bir okulda yeterli ve kaliteli öğretmen var mı, yok mu? İkincisi; ekonomik imkanlar. Eğer bir okulun ekonomik imkanları varsa hem öğrencileri hem de çalışan personeli için her türlü kolaylığı ve çalışma ortamını hazırlar. Bu da o okulun başarısına yansır. Bir yandan vergileri düşür, diğer yandan eğitime büyük yatırımlar yap, işte bu olmuyor. Fakat biz en son olarak belediyeleri teşvik ederek on milyar kronluk yatırımı hem belediyelere hem de İl Genel Meclisine yaptık. Örneğin Botkyrka Belediyesi devletten yetmiş milyon kron aldı. İhtiyaçları gidermek için... Öğretmen açığı kapatmak için Yüksek Okul ve Üniversitelerde kontenjanı artırdık. Diplomalı öğretmen açığını asgariye indirmeye çalıştık. Okulların genel durumuna göre ekonomik yardımlar yapıldı. Yaz okullarına devam edildi.



Gene seçim bildirgenizde önemli olarak yer alan sağlıkta yaşanan sorunlar ve çözümler var. Kanser hastalarının durumu, acilde uzun uzun beklemeler, personel eksikliği vb. Bu sorunlara kesin çözümler getirilebilecek mi?

SK – İsveç’teki parlamenter sistemden bahsedersek, sağlık sektörü daha kolay anlaşılır. Üç parçaya bölünmüş bir durum var. Birincisi, Meclis ve 349 milletvekili var. 290 belediyeden oluşan özerek bir yönetim var. 13 tanede İl Genel Meclisi var. Her birinin görev alanı farklıdır. Başbakan Stefan Löfven bir belediyenin başkanını arayarak talimat veremez. Belediyeler gerekli kurum ve komisyonlarını yasalar çerçevesinde oluştururlar. İnsanların vergileri belediyelere, İl Genel Meclislerine ve devlete belli oranlarda dağıtılır. Örneğin belediyeler eğitimden sorumludurlar ve o alanda yatırımı olanlar yaparlar. Ayrıca, yaşlıların bakımı, huzur evleri gibi... Buna devlet karışamaz. Sağlık alanı İl Genel Meclisinin sorumluluk alanına girer. Devletin sorumluluk alanı da zaten bellidir. 13 senedir Stockholm İl Genel Meclisi Ilımlı Muhafazakar Partinin elinde ve onlar yönetiyor. Bu on üç sene içeisinde gelinen nokta sorunlar yumağına dönüşmüştür. Huddinge Hastanesi, Dünya çapındaki Karolinska Hastanesi durumlar rezalet. Örneğin Sağlık ocağına gidiyorsunuz, sizi müşteri gibi görüyor... Çünkü hasta başına para alıyorlar. Yeterli doktor, hemşire yok. Olanların bir kısmı yeterli eğitime sahip değller... Karolinska Hastanesini yenilediler ve adına Yeni Karolinska Hastanesi dediler. Dünyanın en pahalı hastanesi. Yapı için16 milyar harcanacak dediler neredeyse 60 milyar kron yetmedi. Daha ne kadar paraya ihtiyaç var belli değil. Avrupa’da yapılan bir hastanenin on katı pahalı. İnsanlarımızın bunu sorgulaması lazım. Benim vergilerimden alınan paralarla yapılıyor ki nasıl olur da 16 planlanıp 60 milyar yetmez. Bu para nereye veya kimlere gitti. Halkın parasını çarçur eden bu ekipten halkımız 9 Eylül’de hesap sormalıdır. Biz sosyaldemokratların sağlık sektöründe yaşanan tüm olumsuzları gidermek için politikaları, reformları ve projeleri var. Yeter ki, halkımız bize bu olanağı versinler.

İsveç sürekli Rus tehdidiyle korkutularak NATO’ya girmeye zorlanıyor. Bu durum son yıllarda daha fazla arttı. Nato’ya girmek bir çözümü mü?

SK – Hayır. Biz Nato üyeliğine ‘hayır’ ama işbirliğine ‘evet’ diyoruz.

İsveç’te seçimlere katılım oranı istenilen düzeyde değil ve bu oran göçmen gruplarında daha düşük. Seçime katılımı artırmak için ne tür çabalarınız var?

SK – Seçim zamanlarında semtlerde kapı dolaşarak insanlarla konuşuyoruz. Semtin belli noktalarında seçim çalışmaları yapıyoruz. Sosyal medyayı kullanıyoruz. Tanıdıklarımız kanalıyla ulaşamadığımız insanlara ulaşmaya çalışıyoruz. Örneğin bir kişi bir kişiyi etkilerse katılım oranı artar. Çeşitli dillerde enformasyon vermeye özen gösteriyoruz. Bu konuda elimizden gelen her türlü olanakları ve şansları kullanmaya gayret ediyoruz. Nazi düşünceli ırkçı bir partinin iktidara ortak olmaya çalıştığını anlatmaya vurgu yapıyoruz. Onlarla işbirliği yapmaya eğilimli Ilımlı Muhafazakar Partiden bahsediyoruz. Bugün kamuoyu yoklamaları sağ bloğu iktidara taşımıyor. Eğer sağ blok iktidar olmak istiyorsa, ırkçı partiyi yanlarına almaları lazım. Bunu anlatmaya çalışıyoruz.

İsveç’te her geçen gün artan bir ırkçılıkla karşı karşıya bulunuyoruz. 25 ya da 30 yıl önceki ırkçılıkla bu gelin nokta çok farklı. Dün yüzde 3’lerde olan ırkçılık, bugün yüzde 20 ya da biraz üstünde. Artan ırkçılığığı nasıl önleyeceksiniz?

SK – Bir aydınlanma devri yaşamamız lazım. Irkçılığın temelinde korku, bilgisizlik ve kaygılar yatar. İşte bunları aydınlanmayala, bilgiyle, tecrübelerle ve insanaları sohbetle ikna ile ayrıca pratik anlamda siyaset yoluyla... Eğer bir bölgede yüzde 99 yabancılar varsa, buna çareler bulmakla... Burada dört, beş kuşaktır yaşayanaların artık yabancı olmadıklarını ve bu ülkenin insanı oldukları açısından görmelerini sağlayarak... Suç işleyen cezasını çekmeli. Yasalarda eksiklikler varsa, giderilir. Ama yasalar ve yasaklarla herşey çözülmez. Elbette, Suç işleyen, suçun türüne göre cezasını çekmeli. Gerekirse bazı suçlarda cezalar artırılmalıdır. 

Irkçılığı önleyecek reformlar, projelerle bu işin üstesinden gelinir. Fakat, ırkçılık konusunda yapılacakları sadece devletten beklememek gerekir. Toplumun tüm kesimleri, sivil toplum örgütleri üzerlerine düşen bilgilendirme ve kültürel etkinlik çalışmalarını yapmalıdırlar.

Burada ailelere de büyük sorumluluklar ve görevler düşüyor. Çocukları dil, eğitim, kültür alanında neden daha fazlasıyla zenginleştiremiyoruz? Bunu yapabilirsek, çocuklarımızın olaylara ve dünyaya bakış açıları değişir. Çocuklarımıza dünya vatandaşı olmayı ve evernsel değer yargılarını kazandırabilir ayrıca kötü alışkanlıklar edinmeleri veya illegal yollara sapmalarını önleyebiliriz.

Eğitim sisteminde ve okullarda bu alana yönelik çalışmaları yeterli buluyor musunuz?

SK – Bugün siyasi erk okullara dolaysıyla eğitime fazla karışmıyor. Bu daha çok okul yönetimlerine ve öğretrmenlere, diğer okul çalışanlarına bırakılmıştır. Okulların müfredat proğramında var. İnsanlık tarihinde karanlık noktalarımız; savaşlar, katliamalar, soykırımlar ve bunları çok yakın tarihimizde de yaşadık. Okullar bunları öğrencilerine anlatmak ve bilgilendirmek durumunda. Tarih tekerrürden ibaret olmamalı ama ne yazık ki oluyor. Çocukların üzerinde okulun ve eğitimcinin rolü oldukça fazladır. Okullarımızın bu alana önem verip, sorumluluklarını yerine getirmeleri işin doğrusudur.

Siz Dışişleri Komisyonu’nda da üyesiniz ve İsveç dış politikada güçlü bir devlet geleneğine sahip. Buna karşın Ortadoğuda İsrail – Filistin çatışması ve son olarak Suriye sorunu konusunda fazla etkin olamadı. Neden?

SK – İsveç dış politikada yaptığı çalışmalar nedeniyle dünya ulusları arasında saygın bir yeri olan ülkedir. Özellikle Palme döneminden bugüne kadar gelmiş olduğu nokta bir çizginin sonucudur. İsveç, bugün 10 milyonluk bir nüfus ile BM Güvenlik Konseyi’nde bulunuyorsa, bu izlediği dış politikasının bir sonucudur. İsveç, dünyada yaşanmış veya yaşanmakta olan sorunların, çatışmaların bir an önce müdahale edilerek barışçıl çözümler getirilmesinden yanadır. İsveç, Ortadoğu’da Filistin’i tanıyan sayılı ülkelerden birisidir. Bu tanıma öyle kolay olmamıştır. İsveç, İsraile karşı gibi bir durumdan dolayı değil, daha çok var olan bir soruna çözümsel katkı koymaktır. Fakat arzu ettiğimiz sonuca ulaşamadık, bunun sebeplerinden bir; Donald Trump’ın ABD Başkanı olmasıdır. Trump’ın yapmaya çalıştığı provokasyonlardır. Örneğin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyarak, Büyükelçiliği’ni oraya taşıması ve Ortadoğu’da oynamaya çalıştığı politikalardır.

Suriye konusunda BM’in içinde olmağı bir anlayıştan yana değiliz. Bu konuda AB!in bakış açısı ve politikasını destekliyoruz. Suriye’deki sorunun çözümünde ikili görüşmeler, olabilir ama bu işin BM’de olduğuna inanıyoruz. Tabii ki, İsveç’in BM’deki temsilcisinin çalışmalarına önem veriyor ve destekliyoruz. Ayrıca, barış sürecinde Suriye’de yaşayan tüm halkların da yer almasını istiyoruz. Oradaki tarafları dışlamak, çözüme katkı koymaz.

Şunu da eklemek istiyorum: Stefan Löfven’in kurduğu hükümet feminist bir hükümettir. Feminist derken kadın haklarını, toplumda kadının güçlü bir biçimde temsil edilmesi ve kadının sesinin daha yüksek çıkmasını savunuyoruz. Bu söylerken BM’in konvonsiyonlarından bir tanesinde olan 13:25’te şöyle yazar:”Barış süreçlerinde kadınların daha aktif rol alması için, BM’nin daha iyi çalışması ve diğer ülkelerin de bunu kabullenmesi...”  Bu şu demektir, barış süreçleri önce ve sonrasında kadınların arabuluculuk rollerinin daha güçlü olduğu vurgulamak istenmiştir.


Erken oy verme işlemi başladı. Seçmenlere ne söyleyeceksiniz?

SK - İsveç’te erken oy verme işlemi başladı. Bu bir demokratik haktır. Oy vermek bir hakkında ötesinde bir görevdir. Demokrasiyi, bu ülkenin refah düzeyini koruyacaksak, gelişimine katkı koyacaksak, lütfen oyunuza sahip çıkın diyor ve sizlerin aracılığı ile bunu buradan dile getiriyorum. Gelin hep birlikte, elele daha güzel, daha gelişmiş bir ülke yaratalım, diyorum.

Yazdır Paylaş
Mustafa Sönmez/İsveç Postası yöneticisi - 2018-09-01 22:09:31

Sayın Ali Kaya, ben Başkent Ankara’ya 110 km uzaklıkta olan Kulu’da dünyaya geldim. 5 yaşında kuzu çobanlığı yaptım, inek otlattım. Okula koltuğumun altında tezak taşıdım. Öğretmenime yemek götürdüm. 7 yaşında pullukla nadas yaptım ve peştamalla tohum saçtım. Tırpanla ekin, çayır biçmeyi öğrendim. Kitap, kalem, defterlerimi itinayla kullandım. Kalem, silgi, defter sıkıntısı çektim. Benden öncekilerin kitaplarını kullandım ve benden sonrakilere devrettim. 5, 7,14 numaralı gaz lambaları... Analarımızın yeter artık söndür, sözleri... Çevrem, annem de dahil yüzde 80'i okuma yazma bilmezdi. Okul kitaplarının dışında orta okulda bir tek Yaşar Kemal’in “İnce Memed” adlı romanını okudum. Giysi, ayakkabı öylesine... Hatırlar mısınız, İsveç markası Gislaved diye naylon bir pabuç vardı. Ona sahip olmak bir ayrıcalıktı... Biz Türkler refah içerisinde yaşadık da, siz Kürt kardeşlerimizi yoksulluğun içine mi ittik? Anadolu gerçeğini unutmayalım...

Ali kaya - 2018-09-01 17:52:39

Helal olsun.Gayet akilci duygusal gayet zekice bir yorumdur. Ögretmen sesleniyor. Yarin tezek sirasi kimde. (okulda tezek yakiliyor ondan)..ögretmene her gun öglen ve aksam yemekleri ögrenciler götururdu. Birde tahtaya turkce dil baskani ciksin.. kim kurtce konustu...Valla anam babam ölsun kurdce konusmadim. ya elli kurus yada dövulurduk..proplemli yabancilar asagi yukari hep ortadogu insanlaridir..ulkesini ailesini sirtinda tasiyor altinda ezilince her seye bos veriyor..elbette serkan elbette sosyal demokrat partisi..

Diğer Haberler
isvecpostasi.com