Andımızın Başına Gelenler
Günay Güner

Andımızın Başına Gelenler

Bu içerik 255 kez okundu.

Türkiye Danıştay’ı okul andı konusunda, “oyçokluğuyla”, bir önceki kararının tersine karar vererek, bu kez AKP’nin, Andımızın okunmasının kaldırılması kararını onamış oldu.

Gericinin, buduncunun, soy sopçunun istekleri, ulus bilincinin aşındırılması rahatsız edişiyse de kendi içinde tutarlıdır. Hem dünyalarının ilkelliği hem de bilgiye, araştırmaya sırt çevirişleri yönünden tutarlıdır. Asıl anlaşılmaz, anlaşılsa bile ters olan, kendine ilerici, sosyalist, komünist ve hatta aydınlanmacı diyen kesimlerin gericilerle aynı safta buluşmalarıdır: Andımızı faşistlikle, ırkçılıkla suçlamak! Bu noktaya o denli hızla geliniyor ki insan şaşıp kalıyor.

                      Andımızın 1997 yılında yapılan değişiklik sonrasındaki durumu şöyledir:

Türk'üm, doğruyum, çalışkanım,

İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.

Ey Büyük Atatürk!

Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.

Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Ne mutlu Türk'üm diyene!

Öncelikle belirtelim, yalınkat bakışlar her zaman yanıltıcı sonuçlara sürükler. Andımızı 1933’te Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip yazar. 1972 ve 1997 yıllarında değişikliğe uğrar. 1933’teki metinde Atatürk’e sesleniş ve Atatürk’ün Ne mutlu Türk’üm diyene! Seslenişi yoktur; 1972’de eklenmiştir. 1997 değişikliğinde nedense ikinci “ülkü” sözcüğü kaldırılmıştır.

Dr. Reşit Galip’ten faşist, ırkçı falan çıkmaz. Yetkin bir düşün insanıdır, aydındır. Zaten o dönemin okuryazarın bile mumla arandığı koşullarında bile hiç kimse “layık” olmadığı yerde değildir, olamaz da. Faşistlik arayanlar Dr. Reşit Galip’in Mustafa Kemal’le sofrasında yaşanan bir gerilimin ardından Milli Eğitim Bakanı yapıldığını öğrensinler. (Faşist olan 1933 yılında kendi adını Andımız’a koyardı. Yemini kendine ettirirdi. Bırakın okul öğrencisini ordunun bile böyle bir adanmışlık yemini yoktur…) Şimdinin komünistini ise yetersizlikten dolayı sohbete bile almayacaklarını öngörmek hiç de zor değil. Dileyenler öküz altında buzağı arayabilirler, serbest!

Faşizm arayanlar, aynı dönemin Nazi Führer Hitler yeminini okusunlar. Mussolini İtalyasını incelesinler. Gelelim Andımızın metnine. Faşistlik çıkaranlar “Türküm” sözcüğü ile “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” dizesine dayandırırlar yargılarını. Oysa bu çabanın boş olduğunu bu kadarı bile kanıtlamaya yeter. Tarihçi Cengiz Özakıncı’nın da vurguladığı gibi, Metni 1933'te yazılan Andımız'da geçen Türk’üm sözcüğünün anlamı 1924 Anayasasında geçen Türk tanımında görülür: “Madde 88 - Türkiye'de din ve ırk ayırd edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese "Türk" denir.” Yine geldik zurnanın zırt dediği yere; Almanın Almanlığı, Fransızın Fransızlığı… sorun olmazken (ki doğallıkla olamaz,) ulusal denge yapısı olarak, eşitlikçi tanımla yazdığı ve seslendiği Türk sözcüğü sürekli sorun olarak öne çıkarılmaktadır. Altı yüzyıl aşağılanan Türk ve Türkçe ulus devlet biçiminde, eşit ve saygın düzeyiyle, insanlık ailesi içinde yerini alırken Türk ekinine, yurttaş konumuna vurgu yapılması neden bu denli zora gider? Hiçbir mantığı yoktur bu yaklaşımın. Kaldı ki Atatürk’ün Sözlev başta olmak üzere, yazılarında da konuşmalarında da bir şiirsel duyarlık ve özgün dil vardır. “Türk varlığına armağan olmak”la, şefe adanarak, onun uğrunda kıyımlar mı yapıldı? Bana kimse 1940’tan sonraki devrim karşıtı soytarıların yediği herzeleri “Kemalizm” naralarıyla kakalamaya çalışmasın. Evet, Türk varlığına armağan olunarak, bir gün önceye kadar köyde ağır işler ve açlık altında angaryadan angaryaya sürüklenen, cepheden cepheye koşturulup Osmanlı şatafatı için yaban topraklarda ölüp kalan insanlar köy enstitülerinde, millet mekteplerinde, eğitmen kurslarında, halkevlerinde, üniversitelerde aydınlandılar. Yazar, bilimci, siyasetçi, devlet adamı oldular. On beş yıl gibi kısa sürede, ağır sanayi ve tarımsal destek başta olmak üzere ekonominin lokomotifi kuruluşlar kurularak, gönence ulaştı. Üzeri giysi, midesi yemek gördü. Tüm bu başarılar, halk yararına işler Türk varlığına armağan olunarak yapıldı. Yurtdışına öğrenime gönderilenler “kıvılcım olarak gidip, alev olarak döndüler.” Duygu yoğunluğu yaratılmasa, eşitlik bir biçimde yaşama uygulanmasa bunlar nasıl yapılacaktı? Faşist arayan aynı tedirgin kesimlerin SSCB dönemi uygulamalarına bakmalarını da salık veririm. Armağan olmanın birçok örneğiyle karşılaşacaklardır. Bu işler, 1980 öncesi şablonlarına takılıp kalmakla olmuyor…

Ha, bunların bizce önemi yoktur, biz havanda su dövmek, “Kemalist” dövmekten hoşlanıyoruz…” deniyorsa, e, kusura kalmayın, bizim işimiz var, uğurlar ola!..    

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
ERMENİLERİN KATLETTİĞİ 519 BİN TÜRK’ÜN ACI ÖYKÜSÜ
ERMENİLERİN KATLETTİĞİ 519 BİN TÜRK’ÜN ACI ÖYKÜSÜ
DENİZ’LERİN İDAMLARININ 49. YILI
DENİZ’LERİN İDAMLARININ 49. YILI