İTHAL DAMAT DAMGASI !.

İTHAL DAMAT DAMGASI !.

Bu içerik 2355 kez okundu.

Yanılmıyorsam yıl 2005`di.. Almanya`nın Augsburg kentindeki üçüncü kuşaktan bir gencin evlilik töreninde, sohbet ettiğim yaşlı bir teyze , - Bizim ithal damadın gözleri de mavi!“  demişti , sahnedeki sanatçı Mavi mavi masmavi, gözleri ....  diye bir şarkıyı seslendirirken.  Düğün salonu tıka basa doluydu. Neşeli kahkahalar sigara dumanlarına sarılarak masadan masaya uzayıp gidiyordu ;ama,  ayarı bir türlü yapılamadığından, insanı rahatsızsız eden , fakat , kimsenin tınmadığı bir ses sistemi ve sanki bir mahalle parkındaymış gibi gruplar halinde oradan oraya koşuşturan çocukların gürültüleri, yanındakini bile duymayı olanaksız hale getiriyordu. Yiyecek bakımından ( sıcak etli yemek ve piriç pilavı - çeşitli içecekler- baklava ) hayli zengin olan  masalar rakı, viski, şarap gibi alkollü içkiler ve çerezlerle de donatıldığından, yüzü patlıcan gibi kızarmış, dili pelteleşmiş gençleri ve aile reislerinin konuşmalarını anlamak da neredeyse imkansızdı; ama ben, o yaşlı teyzeyi duymuş ve hayli şaşırmıştım. Aslında, ilk kez duyduğumda ithal damat ’ ın ne anlama geldiğini tam olarak kavrayamamıştım. Şaşkınlığım fazla uzun sürmedi ; kısa süre sonra olayı çözdüm... Almanya’ da yaşadığım yaklaşık üç yıl boyunca, onlarca ithal damat ve gelinle tanıştım, onların hikayelerini dinledim; ama, bu konuyu nedendir bilmem, unuttum gitti. İhtal damat - gelin olayının Almanya’ ya özgü bir olay olduğunu sanırken, geçen hafta burada tanıştığım bir vatandaşımızın da yeni boşanmış bir ithal damat olduğunu öğrendim. Ne demek ya ! İsveç’ te de ithal damatlar – gelinler var !  demez mi ; böylece, oturdum bilgisayarın başına.. Ama, ben yine de Almanya’ da üç yıl boyunca gördüklerim ve dinlediklerimden dolayı, oradaki gözlemlerimi yazıma temel almayı yeğliyorum.

İkinci Dünya Savaşı`ndaki yenilgi ve yıkımdan sonra, Almanya`nın yeniden inşasında yabancı işçilere gereksinim vardı; Yunanlılar, İtalyanlar, Türkler, İspanyollar ...  Türkiye`den uçak, tren, otobüs gibi araçlar kullanılarak yüzbinlerce insan uzun yıllar boyunca Almanya’ ya göçtü. Göçmen işçileri daha sonra, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinin kurbanları olan politik göçmenler izledi ki, Almanya bugün üç milyonu aşan Türkiye kökenlilerin ikinci vatanı durumundadır. İster göçmen işçi, isterse ilticacı olsun, yabancı bir ülkede yaşamak zorunda kalan kişi için yaşam zorluklarla doludur; dili, kültürü, yaşam tarzı ve iklimi farklı olan bir ülkedeki göçmende, doğal olarak, kendini koruma duygusu gelişir ve bu yüzden göçmenler birbirlerine ( düşünsel olmasa da ) fiziksel olarak daha da yaklaşırlar.  İşte bu duygular ve dış baskılar sonucu, uzun yıllar önce, getto olarak da adlandırabileceğimiz göçmen mahalleleri oluşmaya başladı. Almanya daki  Türkiye kökenlilerin yoğun olarak yaşadığı bu mahalleler zamanla, o insanların geldikleri yerlerin küçük bir kopyası haline de dönüşüverdi; benim yaşadığım çok kültürlü Oberhausen mahallesindeki Türklerin dükkan veya mesleklerinden bir kaçını şöyle sayabilirim : Berber, bakkal - manav, dönerci, tatlıcı, lokantacı  tuhafiyeci, elektronikçi, fırıncı, süper market, seyahat bürosu, temizlik şirketi, muhasebeci, danışmanlık- tercüme bürosu ve şu an aklıma gelmeyen diğerleri sadece uzun bir caddenin üzerinde olanlardı. Bazen sorardım kendi kendime : “ - Türkiye’de misin , Almanya’ da mısın ? “  Hani ayakkabını çıkarıp havaya atsan, o ayakkabının başına düştüğü kişinin – Ahhh , kim attı bunu lan ?!  diye  türkçe seslenişini duymanız olasıydı. 

Peki, bu kadar yoğun bir nüfusun olduğu yerlerde , neden ithal damat ve gelinlere gereksinim duyuluyordu ?!  Aslında bu sorunun bir değil, birden çok yanıtı bulunmaktadır. Yanıtlara geçmeden önce de, Almanya daki Türkiyeli göçmenlerin yaşam tarzlarına kısaca bakmamız gerekmektedir. İlk kuşak göçmenlerin yaşamları ev ile işyeri arasında mekik dokumaktaktan ibaretti. Türklerin çalışkan bir millet olarak Almanya’ da ün salması bu kuşak döneminde başlamıştır. Bir dostum, o dönemki iş yaşamına Türk etkisini şöyle anlatmıştı : – Bizimkilerden önce fabrikalarda bir makina başında saatte üretilen mal adedi örneğin 100 iken, bizim işçiler insan üstü çalışarak, bunu önce 150 ’ye, sonra 200`e, daha sonra 250 ’ye ve nihayetinde 300`e çıkardılar; bu durum işverenleri çok memnun etmişti. Başarılı Türk işçiler ödüllendirilirken, artık bütün makinaların da standart olarak saatte 300 parça mal çıkarması isteniyordu; bu durum da, başta Alman işçiler olmak üzere, diğer işçileri rahatsız etti; çünkü, üretim hızı insanın fiziksel ve ruhsal sınırlarını zorlayacak noktaya gelmişti..   Yoğun olarak çalışan bu gurbetçilerimizin ilk başlarda en temel gereksinimi paraydı; ki onu fazlasıyla kazandılar. İkinci kuşaktan olanlar, daha da hırslıydılar. Augsburg’ da tanıdığım bu kuşaktan biri şöyle özetlemişti hikayelerini :

– Biz babalarımızdan da çok çalıştık. Fabrikadaki işimiz bittikten sonra ek iş yapmaya gidiyorduk; o ek işten çıkınca da birkaç saatlik ek işin ek işine gidiyorduk. Çok şükür burada ev aldık, araba aldık, para tuttuk, Türkiye’ de arsalar aldık,  yazlık aldık...

Dikkat edilirse, her iki kuşağın insanlarının hedeflerinde çok para kazanarak daha da ilerlemek, yani zenginleşmek vardır. İşte burada can alıcı bir soru çıkıyor karşımıza:

 – Günlük yaşamının ve izin günlerinin çoğunu iş yerlerinde, kalan birkaç saatini de yatakta horlayarak  geçiren  bir kişinin eşine, çocuklarına zaman ayırması mümkün olabilir mi, böyle biri sosyal bir insan olabilir mi ?  

Türkiye kökenli göçmen çocuklarının bir kısmının bugün Almanya’ da istatistiklere girecek kadar suç ( yani uyuşturucu, hırsızlık, çete üyeliği v.b, gibi )  işlemesinde , dinci bir aileden gelen Sibel Kekilli`nin turbanını çıkarıp bir porno yıldızı olmasında, gazetelere bile takma isimlerle ilanlar verip müşteri arayan sayısız kadının, açıktan veya gizliden, profesyonel hayat kadını olarak çalışmasında, masaj salonlarında pezevenklik ve mahallelerde çetelerin ayak işlerini yapanların gün geçtikçe artmasında bu birinci ve ikinci kuşaktan bir kısım  göçmenlerin hiç mi payı yoktur ?!  Olanları bir alınyazısı, bir başka deyişle kader olarak adlandırmak gerçekçi bir yaklaşım olabilir mi?  Bence, bütün bu olanlar, ilk iki kuşaktan önemli bir kesimin yanlış düşünme ve yaşamalarının sonucudur.  “ Ne ekersen o`nu biçersin ! “  atasözümüz boşuna söylenmemiş!  O kuşaklar, paraya verdikleri değerin - zamanın çok azını ailelerine – sosyal yaşama verebilselerdi, çocuklarını başıboş bırakmayıp, onları ruhsal – düşünsel olarak da doyurabilseydiler, bugün, “bir kısım” ne Türk ne Kürt ne de Alman olabilen, bunalımlı bir üçüncü nesil oluşmazdı; ( geçmişte, Türkçe yayın da yapan İsveç Radyosu`nun bir haberinde )  Danimarka`da, kızlık zarını yeniden oluşturmak için lazerli operasyon yapan bazı sağlık merkezleri, bazı göçmen kökenli kızların , yaz ( düğün ) aylarında kızlık zarı dikimine yönelik ameliyat başvurularıyla ilgili , “ – artık , yeni başvuruları kabul edemiyecek kadar doluyuz ! “  demezlerdi.. Şimdi bu kızlar Avrupalı mı?!.  Avrupa kültürüyle yetişmiş olsalar, bekaret onlar için bir hiçtir ve hatta evliliğe kadar bakire kalmak bir utançtır, eksikliktir; yok eğer bu kızlar kendi kültürleriyle yetişmiş olsalar , kendi gelenek ve göreneklerine uymayan naneleri yemezlerdi.. Eeee,  hapı yuttuğunu düşünen Avrupa doğumlu bir kız neden müstakbel eşinin karşısına gerçeklikle, dürüst bir şekilde çıkmayı tercih etmiyor da lazerle yamalanmış çıkmayı tercih ediyor ? Kandırdığı kendisi mi , yoksa, müstakbel eşi mi ?!  Anlayabilene aşk olsun !

– Ne saygı kaldı ne de sevgi !

– Deli kızı diskodan, bardan çıkaramıyoruz !

– Misafir odaya giriyor, bizim zibidi oğlan masaya uzattığı ayaklarını bile toparlamıyor!

– Pis arkadaşları var, gece eve gelmiyor !

“ – Bizi beğenmiyor, bizden utanıyor; Alman arkadaşları görür diye çarşıda bile bizim yanımızda yürümüyor ! “

-  Kız evden kaçtı !

– Oğlan cezaevinde !

– Topluma sokamıyoruz; ne düğülere ne de camiye geliyor ! ... gibi yakınmalar hiç bitmiyor uzun yıllardır.  Sonuçta, üçüncü neslin  “ bir kısmı “  sorunlu ya da kayıp görünüyor! 

Çözüm ?! 

Yok !!  Geçmiş olsun !

Ama, geçici çözumler denenebilir; ya tutarsa !

Tarihini tam anımsamıyorum ama, bir zamanlar Hollanda`dan Montofon cinsi inekler ithal edilmişti Türkiye`ye ; hem iyi süt veriyorlar hem de yerli boğalarla çiftleştirildiğinde eldekilerden daha iyi bir cins oluşuyordu. Geçen yıllarda da Agnus cinsi sığırlar ve hatta saman ithal edilmişti.  Neden ? Çünkü, elde yok !  Yok olan bir mal` ı dışarıdan almaya ithalat denir ; o mal`a da ithal mal denir.

Bizim Avrupa`daki çok para kazanmış ama, çocuklarını kaybetmiş , kaybetmenin eşiğine gelmiş ya da kaybetme korkusuyla yaşayan  bazı ebeveynler de, Türkiye`deki akraba veya tanıdıklarının ( hem kendilerine saygı gösterecek hem de geleceğinden endişelendikleri çocukları için iyi bir eş - kurtarıcı olabileceklerini düşündükleri saf, temiz, yüzü – gözü açılmamış, bozulmamış , saygılı, geleneklere bağlı ) çocuklarını kendi çocuklarıyla evlendirmeye başladılar; ama yine de gelenleri  ithal damat – ithal gelin diye damgalamaktan çekinmediler ! Bir şeyin başına ithal sözcüğünü koyduğunuzda, damga vurulmuş iş bitmiştir !  Damadına ya da gelinine mal muamelesini daha baştan yapıyorsun demektir ki, bazı ihtal damatlara ( mal bozuk, nankör çıkar da, kızımızı bırakırsa zarara uğrarız endişesiyle ) 100.000 Euro`yu bulan borç senetlerinin imzalatıldığı da, bugün artık gizlenemeyen bir gerçektir .. Hal böyle olunca, takım elbiseli - gravatlı  ithal damadın, boynuna bıçak dayanan zavallı Agnus cinsi sığırdan ne farkı kalıyor ?!

Bazen düşünürdüm: “  Yahu, tek suçlu bu Almanya`dakiler mi ? “  diye.. Tabii ki değil! Kayınpederinin önüne koyduğu bir borç senedini, hiçbir borcu olmadığı halde imzalayan damat adayı, imzasını attığı borç senedinin bir meta yükümlülüğü içerdiğini, aşkla - evlilikle hiçbir ilgisi bulunmadığını bilmiyor mu ?!  Bal gibi biliyorlar!  Huyunu suyunu bilmedikleri, hemen hiç tanımadıkları binlerce kilometre uzaklıktaki kişilerle evlilik yapan ithal damat ve gelinler( aşk evliliklerini tabii ki hariç tuttum bu yazi boyunca ), hayallerindeki cennet Avrupa`ya gelmek uğruna , daha iyi yaşamak uğruna , bir imza ile ( bazen imzasız- senetsiz ) kendilerini, kişiliklerini satıyorlar ve başlarına gelen herşeyi ve ithal damgasını hak ediyorlar!

Ne diyelim,  aşkın imzasını dudaklarıyla atanlara helal olsun !.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
ATATÜRK: “ÖĞRETMENLER YENİ NESİL SİZİN ESERİNİZ OLACAKTIR”
ATATÜRK: “ÖĞRETMENLER YENİ NESİL SİZİN ESERİNİZ OLACAKTIR”
BUGÜN 5 ARALIK TÜRK KADININA SEÇME VE SEÇİLME HAKKININ TANINMASININ 90. YIL DÖNÜMÜ KUTLU OLSUN
BUGÜN 5 ARALIK TÜRK KADININA SEÇME VE SEÇİLME HAKKININ TANINMASININ 90. YIL DÖNÜMÜ KUTLU OLSUN