İlk tanrıları, doğayı ilkel bilinciyle kavrayamayan, doğa olayları karşısında paniğe kapılan, korkan, onları üstün güçlerin tepkileri olarak anlayan İlkçağ insanı yarattı. Tabii ki, bu üstün güçlerin bir kısmına ilkel bilinciyle biçim verirken, ( örneğin, güneşin kendi biçimi vardı), kendi bedenini ve çevresindeki üstün gördüğü canlıların bedenlerini, dişi ve erkek özelliklerini kullandı. İlkçağ tanrılarının bir kısmı işte bu yüzden insan biçiminde olurken, bir kısmıda insan - hayvan veya birkaç hayvanın fiziksel özelliklerini taşıyordu. İlk tanrıların çoğu doğal olarak doğa tanrılarıydı; ilkel komünal yaşamın sürdüğü yerlerde, bunlardan dişi olanlar önde gelenlerdi. Toplum yapısındaki değişmeyle birlikte, köleci toplumda, erkek tanrıların ön plana geçtiği, dişi tanrılarında hala önemli olmalarına karşın geri plana düştükleri görülür. Köleci üretim tarzının gelişmesi , kendi üst yapı kurumlarıyla birlikte birçok yeni tanrıyı daha doğurmuştur. Savaş tanrısı Ares’ i, oğulları Phobos ( bozgun) ve Demios (korku) ile birlikte Troyalıların yanında savaşırken görürüz. Adalet tanrıçası Dike’ nin adının hem mahkeme hem de mahkemelerde verilen hüküm için kullanılırken görürüz. Ayrıca, üretimde bulunmadıkları için tıpkı tanrılar gibi boş zamanları çok olan kölecilerin, spor, müzik, dans, şiir ve benzeri uğraşlarının hepsinin tanrısal bir esin perisi olduğu görülür. Tanrılar ve tapınaklar çağı gibidir İlkçağ. Ve felsefe. O da, yerde kölecilerin, yerde, gökte ve denizlerde tanrıların eğemenliğinin olduğu bu çağda doğmuş, emeklemeye başlamıştır.
İlk materyalist ve metafizik filozofların herbiri, evrenin ve insanın yaratılışı üzerine bir paradoksla ortaya çıkıp alışılmışı sarsıyor, yıkıyordu. Babilli gökbilimciler ay tutulmalarının zamanını doğru olarak hesaplayıp önceden bildirebiliyorlar; Batı’ nın bilinen ilk filozofu Thales, İ.Ö. 585’ de bir güneş tutulmasını daha önceden bildiriyor;Anaxagoras, güneşin sıcaktan korlaşmış taş, ayınsa toprak kütlesi olduğunu söylüyor ve ( bu düşünceleriyle güneş tanrı Helios ay tanrıça Selene’ yi yok ettiğinden olsa gerek ) tanrı tanımazlıkla suçlanıp öldürülüyor; Empodekles, ayın güneşten yansıyan ışıkla parladığını, ışığın bir yerden başka bir yere gitmesi için zaman gerektiğini açıklıyor; Leukippos ve Demokritos, herşeyin bölünmez atomlardan kurulduğunu ve hareket halinde bulunduğunu söylüyorlardı. Bu filozoflar ve bilim insanları, bedeli yaşamları da olsa, bilinmezlikleri ortadan kaldırarak, temeli bilinmezlik- ilkellik olan İlkçağ tanrıları ve boş inançları hiç olmazsa sarsıyor, modern bilimin temellerini atıyorlardı.
Modern bilimin temellerini atan filozoflar olduğu gibi, paradokslarıyla geleceğin tek tanrılı dinlerinin yararlanacağı düşünceleri bırakanlarda vardı: Orpheusçular,Pythagorasçılar, Stoacılar, Platoncular bunlardan en önemlileridir.
“ Ölümlüler, tanrıların kendileri gibi doğurulmuş olduğunu, kendileri gibi giysilere, ses ve biçime sahip olduğunu sanırlar. Evet, öküzler, atlar ve aslanların elleri olsaydı da resim yapıp, insanlar gibi sanat yapıtları ortaya koyabilselerdi, atlar tanrıları at, öküzler öküz biçiminde yapacak ve tanrıların vucudunu yine kendi değişik biçimlerinde çizeceklerdi. Habeşler kara derili ve basık burunlu biçimde çizerler tanrılarını; Trakyalılar, onların mavi gözlü ve kızıl saçlı olduğunu söylerler. ” (1) diyen Xenophanes’ in , Hıristiyanlığın tanrısının şekilsiz olmasında hiç mi payı yoktur ?
İsa, İlkçağdaki bu gelişmeleri, Musa’ yı ve köleci üretim tarzından doğan bunalımları, M.Ö. 71’ deki Spartaküs isyanını ve daha birçok irili ufaklı köle isyanlarını ve bu isyanların hep kanlı ezilişini tabii ki biliyordu. Ki yeni dini bu bilgilerin üzerine kurdu. Köleci sistem sürüyordu, görünüşe göre de sarsılmazdı; çünkü, herşeye kadir olan tanrı böyle istiyordu. Öyle ya, değiştirmek isteseydi değiştirirdi. O halde bu sisteme katlanılması gerekiyordu. İnsanlardan, bütün acımasızlığıyla hüküm süren köleci sisteme katlanmalarını istemek kolay değildi. İsa, kendini dinleyenlere, “ Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik edin; size lanet edenlere hayır dua edin ve size hakaret edenler için dua edin. Bir yanağına vurana öbürünü de uzat ve senin abanı alandan gömleğini de esirgeme. Senden her isteyene ver ve senin eşyanı alandan geri isteme ! ” (2) diye seslenirken, onlara bu katlanmalarının karşılığında bir ödül de vaad ediyordu: Cennet !
Sahte olan bu dünyada kim tanrının iradesine uyarsa, ebedi olan öbür dünyada sonsuz mutluluk içinde yaşayacaktı; kim ki uymaz ve kendi iradesini yaşama geçirmeye çalışırsa, isyan ederse, ebedi ıstırapla cehennemde kıvranacaktı. İntihar etmek de yasaktı. Böylece, kölecilerin bir zararı, canlı üretim aracının kendi kendini imhası da önleniyordu. Hırıstiyan köle sahipleri, inanmış kölelerin öldükleri zaman yüzde yüz cennete gideceklerini düşünerek onlari kıskanırlar mıydı bilemeyiz; ama, Hırıstiyanlık köleci sistem için biçilmiş kaftandı. O kaftanı köleci Roma İmparatorluğu üzerine geçirmekte fazla gecikmedi. İmparator Constantinus Hırıstiyan olduktan sonra, Hırıstiyanlık devlet dini olarak hızla gelişti. Artık, İsa ve tanrı bu “sahte” dünyanın eğemenlerinin, yani kralların, imparatorların hizmetindeydiler. İkisi de, onların sistemlerini koruyor, onun gelişmesine yardım ediyorlardı.
İspanyol sömürgecileri Latin Amerika’ yı yağmalar, halklarını köleleştirirken, kızılderilileri şu sözlerle tehdit edip Hırıstiyanlaştırmaya çalışıyorlardı : “ Reddettiğiniz ya da işi kurnazlığa vurup bizleri oyalamaya kalkıştığınız taktirde, sizlere dosdoğru bir şekilde derim ki, Tanrı’ nın da yardımıyla, var gücümüzle üzerinize saldıracağız, amansız bir savaş verip sizleri boyunduruk altına alacağız ve kilise’ nin ve hükümdarımızın egemenliği altına sokacağız. Sizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı köle haline getirip satacağız. Hükümdarımızın emriyle bedenlerinizi istediğimiz gibi kullanacağız, mallarınızı alacağız ve sizlere elimizden gelen her türlü kötülüğü yapacağız ! ” (3)
Yağmacı İspanyollar, herbiri asi bir kurda benzeyen kızılderilileri söz dinleyen birer koyuna dönüştürmek istiyorlard; sömürgeci sistemleri için gerekliydi bu. İsa, “ Fakat siz iman etmiyorsunuz; çünkü koyunlarımdan değilsiniz. Koyunlarım sesimi işitirler , ben de onları tanırım ve ardımca gelirler.” (4) demişti kendine inanmayanlara. Hırıstiyan komutanlarda, İsa’ nın koyunu olmayı kabul edip onun peşinden gitmeyenlere yukarıdaki söyledikleri her şeyi fazlasıyla yaptılar.
Yaklaşık 2000 yıldır var olan, dünün zincirli, bugünün zincirsiz kölelerini avutan bu dinin temellerinde, yukarıda kısaca yazılanlardan da görüleceği gibi, taa İlkçağa kadar uzanan bir düşünsel birikim vardır. İşte, İncil’ in Akdeniz mitolojisinden aldıklarından birkaçı :
Birinci benzerlik; Tanrı’ nın gökte bulunduğu düşüncesi.
“ Ve İsa vaftiz olunup hemen sudan çıktı; ve işte gökler açıldı ve Allahın ruhunun güvercin gibi inip üzerine geldiğini gördü ; ve işte göklerden bir ses dedi : sevgili oğlum budur, ondan razıyım.” (5)
“ Çünkü göklerde olan babamın iradesini kim yaparsa, benim kardeşim, kızkardeşim odur.” (6)
İncil’ de Tanrı’ nın gökte olduğunun yazıldığı kısımlarla sık sık karşılaşırız. Akla hemen Olympos tanrıları Hera, Poseidon, Hestia, Ares, Athena, Apollon, Artemis, Aphrodite ... ve tanrılar tanrısı Zeus gelir. Bu tanrılar ulu bir dağın tepesi mi yoksa yerçekiminden etkilenmeyen bir yer mi olduğu pek bilinmeyen Olympos’ da otururlardı. “ Olympos’ a mevsimlerin koruduğu bulutlardan meydana gelmiş büyük bir kapıdan geçilerek girilirdi. İçeride tanrılar oturur, uyur, ambrosia yiyip nektar içerek, Apollon’ un lirini dinlerlerdi. ” (7) Hırıstiyanlik, tabii ki tanrının yaşamını İlkçağ insanlarının yaptığı gibi betimlemeyecekti. O, tanrının gökte olduğunu vermekle yetindi.
İkinci benzerlik; ruhun ölümsüzlüğü - öbür dünya düşüncesi.
İsa, “ Doğrusu size derim: Allahın melakutu uğruna ev, ya kari, ya kardeşler, ya ana baba, ya çocuklar bırakmış olan, bu zamanda kat kat ziyade ve gelecek dünyada ebedi hayat almayacak olan kimse yoktur.” (8) diye seslenip, insanları Hıristiyanlığa çağırırken, onları tehdit etmekten de çekinmez: “ Öldürdükten sonra cehenneme atmaya kadir olandan korkun.” (9)
Ruhun ölümsüzlüğü düşüncesi felsefede ta Orpheosçulara kadar gerilere gider. İsa’ dan önceki Yahudi dininde de aynı düşünce vardır. Pythagoras, daha M.Ö. 500’ lerde, “ Yabancıyız bu dünyada. Beden ruhun mezarıdır. Yine de kendimizi öldürerek kaçamayız bu mezardan. Çünkü, çobanımız olan tanrının köleleriyiz biz. Onun buyruğu olmaksızın bedenden kurtulmaya hakkımız yok.” (10) diyordu.
Doğuşu birkaç bin yıl daha gerilere giden mitolojide de ruhların ölümsüzlüğü ve öbür dünya düşüncesi vardır. İsa, “ Allah ölülerin Allahı değil, ancak yaşayanların Allahıdır.” (11) der ; ama, Yunan mitolojisinde ölülerinde tanrısı vardır. TanrıHades, kendi adıyla anılan ölüler ülkesini, karısı tanrıça Persephone ile birlikte yönetirdi. Yeraltındaki ölüler ülkesi ikiye ayrılırdı : Erebos ile Tartaros. Ölülerin ruhu önce Erebos’ a, sonra da Tartaros’ a giderlerdi. “ Tartaros’ un kapısı önünde herkesi içeriye bırakan, ama kimseyi dışarıya bırakmayan üç başlı, ejder kuyruklu bir köpek, Kerberos bekler. Kapıdan girince ölüler, Rhadamanthys, Mincs, Aiokos adlı üç yargıçın önüne çıkarılırlar; orada kötüler sonsuz acı çekmeye, iyiler de mutluluk içinde yaşamaya , Elysion kırlarına gönderilir.” (12)
Hırıstiyanlık, “ Elysion kırlarını” yani “ cenneti ” insanlara vaad ederek, onlardan bu dünya da çalışma, itaat, ibadet etme dışında hemen hemen her türlü zevk, eğlence ve uğraştan vazgeçmesini istemektedir. Bir köle sahibi kölesinden başka ne isteyebilir ki ?
Üçüncü benzerlik; Tanrı’ nın insanları gebe bırakması ve Meryem’ in bakireliği.
İncil’ e göre, Meryem, Yusuf’ la nişanlanmış bir bakireydi. Bir gün Tanrı , Cebrail’ i Meryem’ e gönderir: “ Melek onun yanına girip dedi: Selam ey nimete eren kız, Rab seninledir. Ve Meryem bu sözlerden çok şaşırarak: Bu nasıl selamdır ? diye düşünüyordu. Melek ona dedi: Korkma Meryem; Allah önünde inayet buldun. Ve işte gebe kalıp bir oğlan doğuracaksın ve adını İsa koyacaksın. O büyük olacak, ona yüce Allahın oğlu denecek; (...) Meryem de meleğe dedi : Bu nasıl olacak ? Çünkü ben er bilmem. Melek cevap verip ona dedi: Ruhülkudüs senin üzerine gelecek, yüce olanın kudreti üstüne gölge salacak; bunun içinde doğacak mukaddese Allahın oğlu denecektir. ” (13) Böylece, Meryem gebe (!) kalır.
Geriye doğru gidersek, Yunan mitolojisinde erkek ve kadın tanrıların insanlarla sık sık cinsel ilişkide bulunduklarını görürüz. Örneğin; Alkmene, Antiope, Danae, Europa, İo, Laodameia, Leda, Niobe ve Semele, tanrılar tanrısı Zeus’ un çeşitli kılıklara girerek, zorla, kandırarak ya da gönül rızasıyla cinsel ilişki kurduğu dişi insanlardır. Tanrıça Aphrodite’ de Adonis ve Ankhises adlı erkek insanlarla sevişmiştir. Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu sevişmelerin hemen hepsinde tanrılar veya insanlar çocuk doğurmuş, tanrılar yeryüzündeki çocuklarını hep korumaya çalışmışlardır. İncil’ de tanrının dişi bir insanı gebe bırakması, İlkçağ tanrılarına hala tapan Akdeniz bölgesi insanları için son derece normal ve kabul edilebilir bir şeydi. Öyle görülüyorki, İncil’ in yaratıcıları yeni dini bu bölge insanları arasında yaymak için, o insanların inandığı çok tanrılı dinin daha birçok özelliğini de İncil’ e aldılar. Bunlardan biri de, İncil’ de bakire Meryem e dönüşen bakire Artemis’ tir.
İncil yazarları ( ki dört adet İncil ve dört yazar bulunmaktadır ), İlkçağdan kendi yaşadıkları yıllara kadar hiç sarsılmadan, büyük bir saygınlıkla gelmeyi başaran Artemis’ in bazı özelliklerini Meryem’ e verdiler; Meryem’ i de dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen Artemis tapınağı Artemision’ un bulunduğu Efes’ e getirerek hem bu bağı güçlendirdiler hem de Meryem’ leşmiş Artemis olarak onun kabul ve saygı görmesini sağladılar. Bugün, Meryem’ in yaşadığı söylenen Efes’ te Bülbül dağı’ ndaki evi sapasağlam ayakta dururken, Artemision un yerinde yeller esmektedir. Bakire Meryem kabul gördükten sonra, bakire Artemis’ e artık tahammül edemeyen, onu unutturmaya çalışan Hırıstiyanlık, Artemision’ dan söktükleri taşların kullanıldığı İstanbul’ daki Ayasofya ve Efes’ te Sen Jankiliselerini inşa etti.
Dördüncü benzerlik; İsa’ nın , Prometheus gibi tanrısal kurtarıcı olarak gökten inmesi.
Antik çağın güçsüz insanı doğa yasalarını kavrayacak durumda değildi. İlkel bilinciyle çevresine, gökyüzüne, yıldızlara baktığında, bu işleyişin bir mantığı olması gerektiğini düşüdü ve sonunda herşeyi tanrısal olarak kabul etti. Bu mantık yürütme kaçınılmaz olarak, kişisel sorunlardan tutun da toplumsal sorunlara kadar her şeyin çözümünü tanrılara, tanrısal varlıklara bırakmayı da beraberinde getirdi. Yakın tarihin sayfalarına giren Spartaküs, ve benzeri isyanların başarısızlığa uğraması da , tek çözümün yukarıdan geleceği inancını daha da güçlendirdi.
Evet, köleci üretim tarzının bunalttığı yüzbinlerce insan yine gözlerini göğe dikmis tanrısal bir kurtarıcı ararken, sizce, İsa ne der ?
“ Zira kendi irademi değil, fakat beni gönderenin iradesini yapmak için gökten indim. ” (14)
İsa’ nın kurtarıcılığı, gökten inen Prometheus’ un kurtarıcılığına benzese de, yine de fark vardır. Prometheus, tanrılar tanrısı Zeus’ un iradesine meydan okuyarak ateşi insanlara verir ve insanı, yaşadığı dünyada karanlıktan kurtarır. Bu iki gökten inen kahramanın , eylemleri sonucu katlandıkları ceza da birbirininkine benzer: Zeus, kendi iradesine karşı gelen Prometheus’ u Kafkaslardaki ulu bir kayanın üzerine çarmıha gerdirir; hergün aç bir kartal gelip ölümsüz Prometheus’ un göğsünü parçalayarak ciğerini yer; ki ciğer hemen yeniden oluşur. Bu işkence, Herakles’ in onu kurtarmasına kadar sürer. İsa’ nın sonu ise, Prometheus’ unkine göre hem daha kısa zamanlı hem de daha az vahşicedir. O, havarilerinden Yahuda Iskariyot’ un onu ele vermesinden sonra ( ki, yakalanışı sırasındaki tutumu ve çevresindekilerden farklı tutumlara girmelerini engellemesiyle Sokrates’ i anımsatır ) , Kafa kemiği denilen yerde çarmıha gerilir; bir asker, tıpkı kartalın Prometheus’ a yaptığı gibi kargısıyla İsa’ nın göğsünü parçalar.
Beşinci benzerlik; Doğa güçlerinin tanrıdan ayrı kişiliklerinin olduğu düşüncesi ki, tek tanrılı bir din olan Hıristiyanlığın bir çelişkisidir bu.
“Ve İsa bir kayığa binince, şakirtleri onun ardınca bindiler. Ve işte, denizde büyük bir fırtına oldu, o kadar ki, kayık dalgalarla örtüldü; İsa’ da uyuyordu. Şakirtler İsa ya geldiler: Kurtar ya Rab, helak oluyoruz ! diyerek onu uyandırdılar. Ve İsa onlara dedi: Ey az imanlılar, niçin korkuyorsunuz ? O zaman kalkıp yelleri ve denizi azarladı; büyük bir limanlık oldu. Ve adamlar; bu nasıl zattır ki, yeller de deniz de kendisine itaat ediyor ? diyerek şaştılar.” (15)
Dikkat edilirse, İsa, yeller ve denizin durulmasıni tanrıdan dilemiyor. Onları, tanrının iradesinden ayrı iradeler gördüğü için azarlıyor; sanki denizler tanrısı Poseidon’ a fırça atar gibi ! İsa’ nın bu eylemi, Zeus’ un Poseidon’ u azarlama ve küçümsemelerini akla getiriyor. “ Denizler hakimi ”, “ Yeri titreten ” gibi sıfatları olan tanrı Poseidon, üç başlıklı mızrağıyla denizlerde fırtınalar koparır , depremler yaratır, sonra da onları durdururdu. Tanrı Poseidon, bu eylemlerini bazen kendi iradesiyle , bazen de sevdigi bir tanrı dilediği için ya da Zeus buyurduğu için yapardı.
Altıncı benzerlik; Şarabın kutsal bir içki olarak simgeleşmesi.
İncil yazarları, İsa’ nın havarileriyle toplandığı son gece, “ Ve bir kase alıp şükretti, ve onlara vererek dedi: Bundan hepiniz icin. Çünkü bu benim kanım, günahların bağışlanması için birçokları uğrunda dökülen ahdin kanıdır. Fakat ben size derim: Babamın melekutunda sizinle taze olarak onu içeceğim o güne kadar, ben asmanın bu mahsülünden artık içmeyeceğim.” (16) dediğini yazarak, şarabı kutsarlar. Şarap, Sacrement ayinlerinde simgesel olarak içilir.
Şarabın kutsal bir içki olarak simgeleşmesi, taa İlkçağa kadar gerilere gider. Yunan mitolojisinde bolluk ve şarap tanrısı Dionysos ( Bakchos)’ tur. Bira ve şaraptan gelen esrikliği tanrısal kabul eden İlkçağ insanları bu tanrıya oldukça önem verirlerdi. Dionysos için yapılan tapınmalarda, kadınlar kent dışındaki tepelerde şarap içip sabaha kadar dans ederlerdi. Bu tapınmanın fiziksel esrikliğe dayanan biçimi, Orpheosçularda zihinsel esrikliğe dönüştü; oradan da değişimler geçirerek Hırıstiyanlığa kadar geldi. Şarap, Dionysos tapınmasından çıkıp, Orpheosçularla birlikte simgesel alınışını sürdürerek, kiliseye, yani yine bir tanrı tapınağına girmeyi başarmıştır.
Bu benzerlikler, daha geniş kapsamlı incelemelerle çoğaltılabilir. Köklerini mitolojiye, İlkçağ felsefesine kadar geriye götürebileceğimiz salt tanrıbilim, metafizik değildir; diyalektik materyalizmin köklerini de, pekala Leukippos ve Demoritos’ a kadar gerilere götürebiliriz. Çünkü, bugünkü bilgimiz, tıpkı küçük su kaynaklarının birleşerek dereler, nehirler oluşturup bir baraj gölüne ulaşması gibi, İlkçağdan çıkıp, binlerce yıllık yolculuktan sonra büyüyüp saflaşarak bize ulaşmıştır.
Kaynaklar:
1. Bertrand Russell. Batı Felsefesi Tarihi. Sf-47.
2. Luka. İncil. Bap-6.
3. Eduardo Galeano. Latin Amerika’nın Kesik Damarları. Sf- 23.
4. Yuhanna. İncil. Bap-10.
5. Matta. İncil. Bap-3.
6. Matta. İncil. Bap-12.
7. Edith Hamilton. Mitologya. Sf-12.
8. Luka. İncil. Bap-18.
9. Luka. İncil. Bap-12.
10. Bertrand Russell. Batı Felsefesi Tarihi. Sf-40.
11. Matta. İncil. Bap-22.
12. Edith Hamilton. Mitologya. Sf-25.
13. Luka. İncil. Bap-1.
14. Yuhanna. İncil. Bap-6.
15.Matta. İncil. Bap-8.
16. Matta. İncil. Bap-28.
