Ereklerine ulaşmak için " yalan" , " hile" , " takiye" gibi tüm yolları kullanmaktan hiç çekinmezler. Kış uykusundaki bir yılan kadar sessiz ve devinimsiz, uzun yıllar sabırla bekleyerek hazırlanırlar. Sonunda, tüm etik dışı yollar ve yardımlarla devleti ve ülkeyi ele geçirirler.
Ele geçirdikleri ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, fabrikalarını, doğasını, havasını, suyunu, kısaca gözlerinin gördüğü, ellerinin ulaştığı her şeyi, her yeri yıllarca aç bırakılmış tırtıllar gibi kemirerek kuruturlar. Patlayacak kadar genişleyip, daha fazla tıkınamadıklarını da yandaşlarına, patronlarına ve Arap yoldaşlarına satarlar..
Er ya da geç Atatürk' e ve yaratılan kutlu değerlere saldırarak, küfrederek içlerindeki emperyal patentli zehri kusarlar; o anki konumları gereği küfür edemeyenleri ise, kendi zamanları ve sıraları gelene kadar üç maymunu oynarlar.
Her Ramazan ayında söz ya da eylemle mutlaka Alevileri taciz eder, döver ve fırsat bulduklarında da birkaç Aleviyi öldürürler. Onlara göre, kansız bir Ramazan mübarek bir Ramazan olamaz!
Sentezlerinde " Türk - İslam " vardır; ama Türklükleri kültürel ve genetik Araplaşmadan, İslamları da Vahabilikten başka bir şey taşımaz.
Tabii ki laiklik düşmanıdırlar. Analarının diz kapağını gördüklerinde tahrik olacak kadar tehlikeli birer sapık; altı yaşındaki bir kız çocukla evlenmeyi isteyecek kadar da sübyancı pisliktirler. Oğlancılık ilhamlarını da ecdatları olan bazı padişahlardan alırlar.
Devlet erki için babalarını, amcalarını, kardeşlerini, oğullarını, kuzenlerini boğdurmuş ( ki, hayvan dediğimiz bir köpek bile yavrusunu öldürmez ) lanetli ecdatları gibi bazen birbirlerini yerler; çünkü, kendileri de lanetlidir; Fetö - Teyyö çatışması, Osmanlının gelenekselleşmiş bu lanetli mirasının hortlamasından başka bir şey değildir.
Saymakla biter mi?. Asla!. Yine de, çuvaldızın ucunu kendimize çevirerek birkaç söz daha söyleyelim: Kesin olan şu ki, biz bu yobazlarla ve onların lanetlenmiş soylarıyla birlikte yaşayamayız; zaten, onlar da bizleri kendi kalıplarına sokmadan yaşatmazlar! Artık saçı açık- etekli kadını dışarıda dolaştırmaz; Ramazan ayında, çocuklara sokakta dondurma yalattırmazlar! Bu yüzden, çocuklarımıza bu lanetliler tarafından ezilecekleri bir ülke bırakmaktan daha büyük bir kötülük yapamayız!.
Atatürk' ün ölümünden sonra, O' nun ruhunu taşıyan askerler ve politikacılar bugüne kadar etkin olabilseydiler, sahte " Atatürkçü" NATO uşakları bu ülkeyi yobazlara ve emperyalistlere bu kadar kolay satamazlardı.. Evet, Atatürkçü bazı kadroların görev yaptıkları devlet kurum ve kuruluşlarındaki önemli mevzilerden istifa ederek ayrılması ve yerlerini Fetö - Teyyö kadrolarına bırakması, bu ülkeye karşı yapılmış bir kötülük değil midir ?!. Bu savaşsız mevzi terkleri bir çeşit firar değil de nedir?!.
Birçok vatansever yıllarca yurtiçi ve yurtdışındaki sayısız konferanslarda konuşurken, gazetelerde - internet sayfalarında köşe yazıları yazarken, bu bilinen- denenmiş mücadele yöntemlerinin artık işe yaramadığını görememesi, yeni mücadele yolları aramaması da anlaşılır gibi değildir!.
" Demokrasi inmek istediğimiz durağa kadar giden bir tramvaydır" diyen zorbaları, yıkılmış bir laik devlet ve onun rafa kaldırılmış yazılı hukukuna safça bağlı kalarak, seçimlerle defetmeye çalışmak nasıl bir akıl yürütmenin eseridir?! Yurdumuzun üstüne bir karabasan gibi çöken ve halkın nefesini kesen zombiler seçimlerle gönderileceklermiş!?. Ya sonra ?. Kimin gelmesi daha iyi olur?. Alternatiflere baktıkça insanın midesi bulanıyor; ABD patentli bu kuklaların adlarını anmak bile istemiyorum. Kaldıki, seçimler demokratik hukuk devletlerinde yapılırlar; bizimki gibi, artık bir kanun devleti özelliklerini bile taşımayan ülkelerde yapılanlarsa, birer soytarılıktır ve ereği de zorbayı meşrulaştırmaktan başka bir şey olamaz!.
Ne yazık ki, saflarımızdaki bazı romantik - demokratik hayalperestler, ecdadı Osmanlı olan bazı azılı teröristlerinin daha da şımarmasına ve saldırganlaşmasına neden olmaktadırlar: Senin ulusunu " ayaklar altına " alan, kurucu liderine " ayyaş" , halkına " öteki" , " çapulcu" , " sefil" ve benzerleri sözlerle sayısız kereler hakaret edip aşağılayan birine sen yazında, konferansında, televizyon söyleşisinde " sayın " diye hitap etmek zorunda mısın?!. Hangi yasa maddesi seni böyle bir hitap için zorluyor?. Saygı belirtisi olarak, kişi adlarının başına getirilen bir san olan " sayın" ı küfürbaz bir hırsız, laik Cumhuriyet ve Atatürk ( devrimleri) düşmanı için hala kullanıyorsan, bu her şeyden önce, senin güvenilmez birisi olduğunu gösterir. Kaldı ki, " sayın" dediğin bir zorbaya karşı halkı nasıl uyandırabilirsin ya da inandırıcı olabilirsin?!. Tutarsızlık!.
Arınmalıyız! Bütün tutarsızlıklardan, saçmalıklardan, pisliklerden!..
Düşman, " biz bu yola çıkarken kefenlerimizi giydik " diye meydan okuyup, karşı- devrimci yürüyüşünü hızlanarak ilerletirken, bizim, bilinen ve kabul görmüş risksiz ara yollarda aheste aheste yürüyerek tekrardan Atatürk' ün bulvarına çıkmamız, yani bu karabasandan kurtulmamız artık olanaksızdır; o risksiz ara yollarla ( köşe yazıları, konferanslar, imza günleri, söyleşiler ve benzerleri mücadele yolları ) çıkılacak yeğane bulvar emperyalistlerin bir başka karşı- devrim bulvarıdır. O bulvarda belki bir gün sosyal demokrat ya da milliyetçi muhafazakar maskeli yeni bir emperyal kukla, yıpranan bugünkü kuklanın yerine konacaktır. Yeni kukla " - Ben Atatürk' ü severim; vatan- bayrak- millet! " dese ne olur, bu neyi değiştirir? Hiç!. Kocaman bir " hiç"!. Biçim öz değildir!. Bu yüzden bizim için bugün doğru yola yönelmek çok ivedi hale gelmiş ve hatta geç bile kalınmıştır.
Yine de belirtelim: Kurtuluşumuz için şu an önümüzde tek bir yol var: Bu pisliklerin tümü evlerindeki kedilerinden ve kapılarındaki köpeklerine kadar vatan topraklarından temizlenmelidir!. Ancak ondan sonradır ki, elimizde kalan toprağa vatan, yönetim erkine hukuk devleti, biçimine de laik - devrimci Cumhuriyet diyebiliriz; gerisi faso fisodur..
