Biz daha ölmedik diyen bir önder ve ona inanan bir avuç insan ve de kaderine terk edilmiş koskoca bir imparatorluktan arta kalan anavatan “ANADOLU”... İşte elde kalan son vatan topraklarını kurtarmak için yaratılan bir bahaneyle Samsun yollarına düşen adı Mustafa Kemal olan ve vatan bilinci iliklerine kadar işlemiş; “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Vatan bir bütündür, bölünemez... Ya İstiklâl, ya ölüm” diyen dünya tarihine geçmiş yılmaz bir lider.
Mustafa Kemal, Söylev'inde başında bu durumu şöyle anlatıyor: “1919 yılı Mayısının 19. günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüş: Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu topluluk, Birinci Dünya Savaşında yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaşın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulusu ve yurdu Birinci Dünya Savaşına sürükleyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek yurttan kaçmışlar. Padişah ve halife olan Vahdettin soysuzlaşmış; kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini düşlediği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşanın başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendi güvenlerini sürdürecek herhangi bir duruma boyun eğmiş. Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta... (…) Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta…”
91 yıl önce ulu önder eşsiz komutan Mustafa Kemal, Samsun’dan o günkü durumu böyle görüyordu.
Bugünkü durumu Stockholm’dan İstanbul’dan, Samsun’dan, Ankara’dan, Kars’tan, Diyarbakır’dan, Hatay’dan ve Ceylanpınar’dan baktığınız zaman siz nasıl görüyorsunuz?
Ülkemizin içerisine düşürüldüğü kurt kapanı ve savaş çığırtkanlığının ayyuka çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Ülkemizde nereye el atsanız, elinizde kalıyor. Ekonomiden cari açığa, çağdaş bilimden, eğitimden medrese eğitimine, özgür düşünceden dinci kafaya, yargı bağımsızlığından yargı bağımlılığına kadar herşey allak bullak olmuş durumda. I. Dünya Savaşı öncesindeki durumdan farkımız ne?
26 – 30 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirilen “Büyük Taaruz” emperyalizmin maşası olarak Anadolu’ya sürülen Yunan güçlerinin çözülerek kaçmaya başlamasıyla nihai sonuca adım adım yaklaşırken 9 Eylülde kesin utkusunu ilan etmiştir. Başından sonuna kadar hareketin başında olan ve onu yöneten Mustafa Kemal savaş alanlarında, “bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme” gerekli dersi vermiştir. Lozan Barış Antlaşması bu dersin masa başında bir kez daha yinelenmesidir.
30 Ağustos utkusu bizi yok etmek isteyen emperyalizme gerekli dersi verirken aynı zamanda içteki işbirlikçilerini de tüm yönleriyle deşifre etmiş kimileri gerekli cezaları alırken kimileri kendilerini gizlemesini bilmişti. O gün arka plana çekilen irtica, bugün tüm olanaklarıyla harekete geçmiştir. Ülkeyi bir bilinmezliğie doğru pupa yelken tam tam çığlıklarıyla sürüklemektedir.
30 Ağustos kurulacak Cumhuriyet’in zafer taşlarını örmüştür. Cumhuriyet, “Tam Bağımsızlık” ilkesi doğrultusunda çağdaş ve aydınlanmacı bir Türkiye kurabilmek için köhnemiş düşünce sistemlerini, kurumlarını ortadan kaldırmış, kendi iç dinamiklerini yaratmıştır. Çağdaşlık yolunda yaratılan iç dinamikler Cumhuriyet Devrimleri ve İlkeleri’dir.
26 Ağustos sabahı
BÜYÜK Taarruz sabahı (26 Ağustos 1922, saat 05.30) Etem Tem, Afyon Kocatepe’de yarattığı ‘anıt fotoğrafı’ nasıl çektiğini, ülkenin kaderini belirleyen o sabahı ve ardından gelen günlerde neler yaşandığını Fikret Otyam ile 1960 yılında yaptığı söyleşide (Ulus gazetesi, 4 Aralık 1960, Ankara) şöyle anlatmıştı:
“O sabah Kocatepe’de bulunuyorduk. Taarruz, şafak vakti saat 5’te başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor, direktifler veriyordu. Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı. Zaman zaman sahra dürbünleriyle düşman cephesine bakıyordu... Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi. Hafifçe eğilmişti. Başparmağı dudaklarının arasındaydı... Hemen objektifimi çevirdim, adeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat 11’di...”
Ülkemizi kaosa sürüklemek için ellerinden geleni yapanlar; işte o an deklanşöre basılan ULU ÖNDER ölümsüz insan MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün fotoğrafına iyice baksınlar, acaba orada ne göreceklerdir?
Sevgili Atatürkçüler, Cumhuriyetçiler, Ulusal Bağımsızlıktan yana olanlar, Türkiyemizden başka Türkiye yok diyenler, ülkemin sağduyulu insanlar!...
Bugünkü gidişata dur diyebilmek için, Mustafa Kemal’in bize emanet ettiği Cumhuriyeti ve devrimlerini korumak, sürdürmek bugün oldukça büyük çaba istiyor. Bugün, “Var olmak ile yok olmak” arasında gidip geliyoruz.
Ne diyordu ulu önder Atatürk; “YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ” ve ülkemizin nedensiz sürükleneceği bir savaşa karşı alnımızı dik tutalım. Bu savaş bizim savaşımız değildir!..
GELİN, bu belirsizliğie, ülkemizin pusulasız gidişatına hep birlikte dur diyelim. Varlığımızı gösterelim, sesimizi gür duyuralım ve CUMHURİYETİ’mize vakit geç olmadan sahip çıkalım... Meydanlarda ulusal bayramlarımızı coşkuyla kutlayalım.
Çağdaş Cumhuriyetimizin hazırlayıcısı 30 Ağustos Zafer Bayramımızı kutluyor, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere onunla omuz omuz çarpışarak bu ülkeyi bize emanet eden Kuvayı Milliyecileri rahmet ve saygıyla anıyorum.
Mustafa Sönmez
İsveç Atatürkçü Düşünce Derneği
Başkanı
