İnsan Hakları Bekçisi: İsveç

İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Mühendisliği ve Anabilim Dalı eski Başkanı Prof. Dr. Orhan kural, İsveç’i ziyareti esnasında kaleme aldığı İsveç üzerine yazısınız yayınlıyoruz.

İnsan Hakları Bekçisi: İsveç
İnsan Hakları Bekçisi: İsveç
Bu içerik 1768 kez okundu.

İnsan Hakları Bekçisi: İsveç

Prof. Dr. Orh​an Kural

Yıllardır süren ve Finlandiya’nın nispeten dışında kaldığı İsveç-Norveç-Danimarka çekişmesinin sosyal ve mizahî yönünden biraz söz etmek istiyorum sizlere. Sanırım bu okuyacaklarınızı oldukça ilginç ve eğlenceli bulacaksınız. Bakın Ferruh Yılmaz bu konuda yaptığı bir derlemede neler anlatmış:

 

İskandinavya; Danimarka, İsveç ve Norveç’ten oluşur. İskandinavlar kendi dillerinde konuşup birbirleriyle anlaşabilirler. Bu üç ülkenin vatandaşları, sınırlarda pasaport göstermek zorunda değildirler. “İskandinav vatandaşı mısın?” sorusunu anlayıp kendi tonlamalarıyla “Ja” derler ve sınırdan ellerini kollarını sallayarak geçerler. İskandinav vatandaşları herhangi bir İskandinav ülkesinde çalışmak için oturma-çalışma izni almak zorunda değillerdir. Bayraklarının da sadece renkleri değişiktir. Yine bayrakları bu üç ülkeninkine benzeyen Finlandiya ve İzlandalı­ların dilleri anlaşılmaz olduğundan ‘onlardan’, yani İskandinav sayılmazlar.

 

Dil yakınlığından başka, bir de uzun bir ortak geçmişi vardır bu ülkelerin. Viking tanımlaması tüm İskandinavya için geçerlidir. Danimarka Vikingleri en barbarları. İsveç Vikingleri de ticarete dış ülkelere yatkın olanlarıdır. Ortak krallıklar kurup birbirlerinin ülkelerine hükmetmişlerdir.
 

İskandinavlar dış dünyaya  karşı birbirlerini çok tutarlar. Diğer ülkelerle yaptıkları maçlarda birbirlerinin takımlarını alkışlarlar. İsveç, Danimarka’nın büyük kardeşidir. Norveç ise en küçük kardeş. Siyasal sistemleri bile birbirlerine benzer. Finlandiya hariç, hepsi krallıkla yönetilen gül amblemli sosyalist ülkelerdir. Kültürleri bile artık sosyal demokrattır.
 

Bakın Çetin Altan İskandinavların bayrak tutkusunu “Unutamadığım İsveç” adlı kitabında nasıl anlatıyor:

 

Hiçbir yerde, İskandinavya’da olduğu kadar bayrak görülmez. Hemen en küçük fırsatta koşup çekerler bayrağı. Ailede bir yıldönümü varsa bayrak çekilir. Şayet komşunun ailesinde bir yıldönümü varsa yine bayrak çekilir. Bir yere gidilirken yine bayrak çekilir. Pazar günüyse, Pazar günü olduğu için bayrak çekilir, yahut da herkes bayrak çekiyor diye bayrak çekilir. Düğünlerde, ölümlerde, doğumlarda, bütün önemli günlerde bayrak çekilir. Bir tane de çekilmez bayrak; evin içine, dışına her tarafına çekilir. Kapının üstünde bayrak vardır, pencerelerde bayrak, duvarlarda, masalarda, pastanın üzerinde, kısacası her yerde bayrak… Kralın doğum gününde yahut kral ailesine ait herhangi bir mutlu günde herkes sokaklarda elinde bir bayrak, yakasında bir bayrak, şapkasında bir bayrakla dolaşır… Şayet bayrak çekmek için hiç sebep yoksa, İskandinav oldukları için çekerler bayrağı… ve memnundurlar İskandinav olmaktan…

 

Kısacası, İskandinavya dışarıdan bakıldığında müthiş bir benzerlik, birlik ve beraberlik arz eder. Peki, bu içeriden bakıldığında da acaba böyle midir?
 

Danimarkalıların en sevmediği ulus, tarihî olarak Almanlardır. İkinci sırada ise İsveçliler gelir. Yüzlerce yıl önceki kralları II. Christian’ın, İsveçli soyluları barış yemeğiyle kandırıp kıtır kıtır kesmesini hâlâ büyük bir zevkle hatırlayıp, “Stockholm kan banyosu” deyimini kullanmaya devam ederler ve de tabii eklerler, “İsveçlileri en son o zaman kesebildik galiba. Ondan sonra hep onlar bizi kesti.” derler.
 

Danimarka’nın ulusal kahramanı Holger Danske de Danimarka’nın başka bir bölgesinde değil, İsveç’in karşı kıyısındaki Helsingör kasabasındaki Kronborg Sarayı’nın mahzenlerinde koruyucu bir melek gibi Danimarka’yı bekler.

Danimarkalılar için İsveçliler, “soğuk ve burnu büyük”, “sarhoş” ve “çekilmez”dirler. Kopenhag sokaklarında rastlanan burnunun ucunu göremez durumdaki sarhoşlar kesinlikle İsveçlidirler. Trafiğe kapalı ana alış veriş caddesinde, sık sık elindeki kuklasıyla sokaktan geçenleri eğlendiren sokak göstericisi, bir İsveçliye rastladığında, “Hayret, nasıl oldu da ayık kalabildin?” diye takılır.

Fakse bira firmasının ürettiği bira şişelerinin üzerine bir zamanlar “Danimarka’yı temiz tut, İsveçlileri geri gönder.” diye yazardı.

 İsveçliler için Norveçliler basit köylü, Danimarkalılar ise ciddîye alınmayacak kişilerdir. Ama, İsveçlilerin bu tavrı sadece Danimarkalı ve Norveçliler için değil, bütün dünya için geçerlidir. Çünkü İsveç’te doğan çocukların, dünyanın en ileri ülkesinde doğdukları ve yetiştirildiklerine inanılır. İsveçliler için dünyada kendilerinden daha ileri, daha demokratik bir ulus yoktur. Ayrıca İsveçliler sürekli ağızlarında sıcak patates varmış gibi konuşan Danimarkalıları anlamadıklarını iddia ederler. Bu yüzden, özellikle gençleri Danimarkalılarla İngilizce konuşmayı tercih eder.
 

Hani çift boynuzlu şapkalı film karakteri Viki ile ünlenen Vikingler, Don ve Volga ırmaklarını aşıp 1000 yıllarında Stockholm’den Anadolu’ya ulaşır. Vikingler önü ve arkası kıvrık, uzun ticaret gemilerini İsveç’in Gotland Adası’nda inşa etmişler. Vikingler gümüş ve bakır götürüp, baharat ile tuzla geri dönüyordu. Bizans saraylarında askerlere dövüş dersi veren sarışın, mavi gözlü delikanlılar yine Vikinglerdir. Bunların bazıları buğday tenli güzel Bizans kızlarına tutulup İstanbul’da kalırken, bir bölümü Stockholm’e doğru gerisin geriye kürek çeker.
 

Bizans sarayında kalmaya karar veren askerlerden bir genç, bu büyük şehirde gezerken sıkılmış olmalı ki Ayasofya’nın mermerlerine bir yazı yazıp tarihe iz bırakmak istemiş. Bugün hâlâ Ayasofya’nın üst katındaki pervazlarda görebileceğiniz “Halvdan buradaydı” yazısı bugün önemli tarihi bir iz olmakla birlikte bu eserlere bakışımızın değişmediğinin işareti.
 

İsveç, çeşitli savaşlarda zaman zaman İskandinavya’daki Baltık kıyılarını, hatta Kuzey Almanya’yı kaplayacak kadar büyümüş; zaman zaman ise kendi kabuğuna çekilmiştir.
 

Poltava’da (Prut) Ruslara 1711 yılında yenilen İsveç Kralı Şarl, 5 yıl Edirne ve İstanbul’da Osmanlı Sarayı’nın konuğu olur. Uzun süre İstanbul’da kalan ve bu yüzden “Demirbaş Şarl” olarak tarih kitaplarında yer alan bu kral, sonunda Stockholm’e dönerken bine yakın yağız, kısa boyunlu, bıyıklı yeniçeriyi de beraberinde götürür.
 

İsveç’in o zamanlar ne bir karış sömürgesi, ne kömürü ve ne de petrolü vardı. Altı ay süren uzun bir kış, bereketsiz topraklar, kalabalık çiftçi aileleri, topraksız köylüler ve kıtlık yılları onları bekliyordu. İşte bu coğrafyanın yaratacağı toplum hem denizi, hem karayı, hem ırmağı iyi kullanmak zorundaydı.

Alfred Nobel, 1802 yılında dinamiti bulup, savaşlara yeni bir çığır açtığı için çektiği vicdan azabını biraz olsun dindirmek için, bu keşfinden kazandığı tüm paranın faizini, dünya barışına yönelik başarılı çalışmalar yapanların hizmetine sunmuştu.
 

Bazı devletler kendi sorunlarını çözümleyince dünya sorunlarına da eğilir. İsveç bu konuda da örnek bir ülke. Dünya kamuoyunu yakından ilgilendiren birçok bunalımda, etkin ve barışçıl bir tavır koymuş. Vietnam Savaşı sırasındaki tutumu buna iyi bir örnek. İnsan haklarının çiğnendiği ülkelerde mağdur olanlara kucak açan coğrafyalardan biri. Özellikle doğulu ülkelerden gelmiş pek çok insan yaşıyor İsveç’te. Stockholm’ün uzak bir mahallesi olan Rinkeby’de göçmenler için uydu kent bile kurulmuş.
 

İsveçli boş zamanında okur, evini düzenler, çiçekleri ve köpeği ile ilgilenir. Arkadaşlık ve aile ilişkileri sınırlıdır. Avrupa’nın en büyük köpek hastanesi 1973 yılında Stockholm’de açılmıştır.
 

Kışı soğuk ve ışıksız geçiren İsveçli, yaz gelince doğanın tüm olanaklarından yararlanarak gününü gün etmesini bilir. Yılın çok önemli bir günü yaz ortasıdır. Yaz ortasında tüm yerleşim yerlerine Mayıs Direği dikilir. Dallar ve çiçeklerle süslü olan bu direğin çevresinde o gün dans edilir. İsveç’te kimi cezaevlerinin içinde yüzme havuzları, spor alanları, televizyon salonları ve elbette kütüphane vardır.
 

Doksan altı bin göl İsveç yüz ölçümünün %9’unu oluşturur. Ayrıca iklim bakımından da oldukça şanslı sayılan bir coğrafya. Çünkü, Kuzey Atlantik’teki Gulfstream (sıcak su) akıntısı, İsveç topraklarında iklimi yumuşatıcı bir rol oynuyor. Ülke topraklarının yarıdan çoğu ormanlarla kaplı olduğu için, öteki İskandinav Ülkeleri gibi ormancılık, ülke ekonomisinin önemli gelirlerinden biri. Unutmayın, Viking uygarlığında orman ürünleri, ahşap ve metal ile altın işçiliği ünlüdür.

Ayrıca, İsveç’in değişik sanat dallarında yetiştirdiği dünya çapında şöhretleri var: Bunlardan bazıları: Dram ustası August Strindberg, opera sanatçısı Jussi Björling, sinema sanatçıları Greta Garbo, Anita Ekberg, ressam Carl Larsson ve daha niceleri sayılabilir. İki ünlü Bergman’ı var İsveç’in: Ünlü sinema yıldızı Ingrid Bergman ile ünlü rejisör Ingmar Bergman. Yüzüncü doğum yılı olan 2018 yılında Ingmar Bergman tüm dünyada özel gösterimler ile anıldı.
 

İsveç ayrıca çeliği ve tersaneleri ile de ünlü. Bu arada “Volvo” marka arabalarını da unutmayalım. Sonra sırada Ericsson, İkea  ve Atlas Capco var.
 

İsveç’te balık ve deniz mahsulleri bol. Eskiden kurutulan ve füme yapılan balıklar, şimdi derin dondurucularda saklandığından, istediğiniz her an ringa, somon, yılan balığı ya da alabalık çeşitlerini bulabiliyorsunuz.
 

Balık ve ekmek çeşitleri kadar kahve ve pastaları da İsveç mutfağının çok ünlü, vazgeçilmez tatlarıdır. Kereviz ise İsveçlilerin millî yiyeceği gibi. Kocaman bir kâsenin içinde bol dere otu ile haşlanmış kerevizleri yerken şarkı söylemeyi de asla ihmal etmezlerdi.
 

İsveç’in kuzeyinde, Ağustos ayının sıcak bir gününde oymakbeyi izci adaylarını karşısına toplamış, onlara izciliğin ilkelerini anlatmaya çalışıyordu. “Bakın çocuklar” dedi. “Bir izci, hergün hiç olmazsa bir kez birine yardımcı olmalıdır. Hastalara, yaşlılara, muhtaçlara… Her sabah okula geldiğimiz zaman size bir gün önce nasıl bir iyilik yaptığınızı soracağım. Tamam mı?” Ertesi sabah oymak beyi çocukları toplayıp sordu. “Söyleyin bakalım… Dün ne gibi bir iyilik yaptınız?” Bütün çocuklar hep bir ağızdan: -“Yaşlı bir kadının karşıdan karşıya geçmesine yardımcı olduk efendim.” Oymakbeyi şaşırdı: “Hepiniz mi?” –“Evet efendim, hepimiz birden” “Neden?” Çocuklardan biri cevap verdi: -“Kadın karşıdan karşıya geçmek istemiyordu da ondan efendim!

Suda Yüzen Kent: Stockholm

 

Stockholm, ilkbaharda canlanır, dirilir ve serpilir. Güneş, bakır rengi ışığı ile kentin oksit mavisi çatılarını, turuncu -  kırmızı eski taş yapılarını yalar.
 

Stockholm, kuzeyin zorlu soğuğu ile mücadele eder. Sayısız köprüleri, kanalları ile bir su şehri ve bir limandır. Tek bir tane bile çirkin bina bulamazsınız. Binaların çoğu tuğladır. Stockholm’ün bir şansı da iki yüz yıldır savaş görmemiş ve  savaşlarda bombalanmamış olmasıdır.
 

İsveç’in ülkemizde de tanınan Nobel ödüllü yazarı Selma Lagorlöf’ün tanımıyla “Suda Yüzen Kent,  Stockholm”. Birbirine kırk köprüyle bağlı 14 adanın üzerinde, Baltık Denizi ile Mälaren Gölü’ün buluşma noktasında kurulmuş, kuzeyin en güzel kentlerinden biri olarak kabul edilir.

Stockholm’den bir tekneye atlayın. Batıya uzanan Mälaren Gölü içinde yüzlerce, doğuya açılan Baltık Denizi üzerinde ise tam 13 bin irili ufaklı adacık tüm sessizliği ve güzelliği ile sizi beklemektedir. Kimi adalarda kimse yaşamaz, kimilerinde bir-iki balıkçı kulübesi göreceksiniz. Birkaç köhne ahşap iskele, üç-beş villâ ve hatta birkaç ufak dükkân…
 

Stockholm’de ilkbaharda yeşilin her tonunu yaşayacaksınız. Doğa ile iç içe yaşayan Stockholm’ün yeşile, parklara, ağaçlara, çiçeklere, çimenlere ne kadar önem verdiğine kendi gözlerinizle şahit olacaksınız.
 

Tüm boyutlar mükemmel bütünleşmiş ve küçük boyutların zerafeti insana zevk veriyor.
 

Stockholm’ün merkez ve çevresindeki deniz, göl ve karalar, tüm renkler iç içe girmiş! Buna rağmen her şey birbiri ile o denli güzel bir bütünlük içinde ki...
 

Stockholm’de gezilecek yerler arasında “Vasa Savaş Gemisi” bence ilk sırada! Kral II. Gustav tarafından yaptırılarak 1628’de ilk seferine çıkarken körfez çıkışında bir deniz mili bile gidemeden,  15 dakika içinde batan ve 1961 yılında tekrar su yüzüne çıkarılan 62 metre uzunluğundaki bu ilginç gemiyi her yıl dünyanın dört bir yanından gelen binlerce kişi ziyaret ediyor. Denizin dibinde ince bir çamur içinde korunduğu için geminin %95’i orijinal olarak çıkartıldı. Yüzelli kişi öldü bu arada. 15 denizcinin iskeleti, 700 heykel ve 14 bin parça eşya da gemiyle birlikte Vaga Müzesi’nde teşhir edilmekte. Batmasının nedeni iki sıra yerleştirilen ağır toplar ve Kral’ın da müdahalesi ile geminin dengesini bozan ekleme ve süslemeler.
 

Gittiğiniz bir şehirde sallana sallana kilometrelerce yürümezseniz, sağa sola içinize sindire sindire bakmazsanız, ara sokaklara dalmaz, utanarak orayı burayı sorup öğrenmezseniz, ufak bir kahvede oturup, yorgunluk atarken limonatanızı yudumlamazsanız, o şehri yeterince tanımamış olursunuz.
 

Stockholm, Kraliyet Sarayı’nın bulunduğu Gamla Stan (eski kent) etrafına 1252 yıllarında kurulmuş. Eski olan hiçbir şeye dokunulmamış. XVII. yüzyıldan kalan, bakır damları artık yeşil küf tutmuş eski binalar, günün koşullarına göre restore edilmiş. Gamla Stan’ın daracık, kaldırımsız sokaklarında eski bir evde oturmak için çok yüksek bir kirayı göze almanız gerekir.
 

Kentin sokakları, eski Ankara ve Bursa sokakları gibi kesme taşlardan yapılmış. Bu dar sokakların içleri, sevimli küçük kahveler, heybetli kiliseler, tulumbalı çeşmeler, safkan renkli binalar, köşelerden sarkan gece lambalarının solgun ışıkları, sürpriz dolu yokuşlar, vanilya renkli sıvalı duvarlar, dar pencereler, pembe ve gülkurusu rölyefler, uluslararası lezzet kokan lokantalar, ufacık sanat galerileri ve şık butiklerle süslenmiş. Tabii ki Gamla Stan’ın asıl gizemi, kasvetli XVII. yüzyıl mimarîsiyle nostaljik havasını korumasında!
 

Skansen Parkı (1883) bir açık hava müzesi olarak hizmete sokulmuş. Yüzden fazla tarihi evde geleneksel İsveç yaşam tarzı anlatılıyor.
 

Sveavägen Caddesi’nde barışın simgesi olmuş Olaf Palme’nin öldürüldüğü köşe başını göreceksiniz. Mezarı da 150 metre ötede, caddenin diğer yanındaki kilise mezarlığında yer almaktadır.
 

Stockholm’de Belediye Sarayı’nı gezmek için de şöyle bir saatinizi ayırın. Önce sizi Nobel Ödülleri’nin sahiplerini bulduğu hiç de mavi olmayan “Mavi Salon”a alacaklar. 10 Aralık 1901’de verilen ziyafetten beri menüsü değişmeyen yemek işte burada sunuluyor. Bu salonun çatısı geleneksel olarak Viking gemisi şeklinde yapılmış. Balo salonunun altın kaplı mozaiklerini ve panolarını eminim seveceksiniz.
 

İsveçli gelinimiz Beatrice Ceyhan beni Grand Otel’de öğle yemeğine götürüyor. Tuvalet görevinizi yerine getirirken her bir pisuvarın başına asılan günlük gazeteyi okuyabiliyorsunuz.
 

Bir ilginçlik daha: Uçaklarında kaşar, salam, yağ ve ekmeği size veriyorlardı, kendi sandviçinizi kendiniz hazırlıyordunuz.
 

Her öğle vakti Kraliyet Sarayı önünde süvari muhafızların nöbet değiştirme törenini izlemek mümkün. Altı yüz odalı bu barok sarayın Kraliyet Hazine Dairesi’ni, eski kraliyet arabalarını, zırh ve silâhları ile kraliyet ailesinin değerli goblen halı koleksiyonunu gezebilirsiniz.
 

Fjällgatan Tepesi’nden tüm Stockholm’ü, limanını, adalarını ve tarih kokan binalarını kuş bakışı seyretmek doğrusu zevkli oluyor. Drottningholm Sarayı ise UNESCO Dünya Miras Listesi’nde.
 

Serpels Torg olarak anılan alan ise kentin yüreği. Ticarî hareketliliğin yanı sıra, aynı zamanda her türlü gösterinin de merkezi burası. Koca fıskiyeli havuz ile cam kule bu alanı görsel açıdan zenginleştiriyor.
 

1632 – 1654 yılları arasında İsveç’i yöneten Kral Gustav Adolf’un kızı Kraliçe Christina, Stockholm’ü bir kültür merkezi yapmak için doğrusu büyük uğraş vermiş. Otuz yıl savaşlarını sürdüren Kraliçe Christina  herkesi şaşırtan bir kararla daha sonra Katolik olup Roma’ya yerleşti. Christina’nın hayatını konu alan bir Hollywood yapımında başrolü yine bir İsveçli yıldız Greta Gabo oynamıştı.
 

Kuzey Ülkesi yurttaşları içkiye karşı fazla dayanıklı değil. Kısa zamanda sarhoş oluyorlar. Ayrıca, sakin yapıdaki kuzeyliler içip sarhoş olduktan sonra, nedense hemen saldırgan bir kimliğe bürünüyorlar. Yalnızca ucuz ve bol içki içmek amacıyla Danimarka, İsveç, Norveç, hatta Almanya’ya kadar bir feribot yolculuğunu göze alanların sayısı hiç de az değil. Alkol sadece devlete ait System Bolaget olarak bilinen özel dükkanlarda satılıyor. Şişe sayısında bir sınırlama yok ama bu dükkanlar hafta içi saat 19’da,  cumartesileri ise saat 15’te kapanıyor. Böylece alkol tüketimini sınırlandırmaya hedeflemişler.

 

İsveçliler, diğer İskandinav ülkelerinin halkı gibi hafta sonlarını kent dışında, ormanlarda geçiriyorlar. Yaz-kış, yağmur, çamur demeden rengârenk çizmelerini giyip, kendilerini doğanın içine atıyorlar.
 

Grona Lund Eğlence Parkı’nda bulunan Fritt Fall dünyanın en yüksek serbest düşme kulesi olarak kabul ediliyor. 
 

İsveçliler şık mı şıktır, kibar mı kibardır ve öylesine titizdirler ki, berbere giderken bile tıraş olurlar. Sokağa inip gazete almak için bile bazen smokin giyerler!...

 

Kısa Kısa Stockholm

 

·          Türk Büyükelçiliği tipik sevimli tuğla bir bina. Bizim mülkümüzmüş. Karşısındaki Amerika Büyükelçiliği ise kocaman çirkin bir beton yığını.

·         Senegal’de tanıştığım Müsteşar Sayın F. Türker Oba ile Büyükelçimiz H. Emre Yunt ile çok yararlı görüşmeler yaptık.  Kendilerine teşekkür ederim.

·         Stockholm’de Kuzey Kore Büyükelçiliği bulunmakta! 

·         Stockholm civarında ıssız bir adaya veba olanlar toplatılmış. Adı “Veba Adası”

·         Başkentte 2015 yılında tamamlanan Thermal Power Vartan ithal kömür kullanılarak 154 MW enerji üretiyor. Bacasından sadece karbondioksit ve su buharı çıkıyor.

·         Eğer geçmişi koklamak istiyorsanız. “Wiener Cafeet” (Bibliotek Gaten 6) sizi bekliyor. Kahveden çıkıp genç yaşta ölen İsveçli polisiye yazarı Stieg Larsson karanlık hikayelerinden, fırlamış gibi yükselen evlerin arasından yavaş yavaş yürüyorum.

·         Stockholm’de Parlamento Binasından başlayan bir saat 15 dakika süren çatı turuna ne dersiniz. Kışın bile, termal kıyafetlerle, çelik halat, eldiven ve kasklarla gerçekleşen ilginç  bir yürüyüş.

·         Mimar Ferdinand Boberg tarafından Stockholm Postane Binası olarak inşa edilen tuğla bina üzerinde Osmanlı Tuğrası barındırıyor ve şöyle bir yazısı var. “Abdülmecit Han a mecitdin el Muzafferel gazi” 

·         Stockholm’de bir çok diğer Avrupa ülkesi gibi bir bisiklet kenti. Başarılı ve işlevsel bir sistem kurulmuş, hatta gidiş, dönüş ayrı bisiklet yolları bile var. Hele bir bisiklet yoluna girin, tepki gösterip,  çok bozuluyorlar.

·         Stockholm’de bir de “Abba Müzesi” var. Giriş ücreti epey yüksek. (28 Avro). Bu ünlü grubun kıyafetlerine, konser fotoğraflarına, altın plaklarına şahit oluyorsunuz. Ama sergilendikleri alan çok dar, insan sıkılıyor, değer mi bilmem. Benim gibi Abba hayranı iseniz yine de kaçırmayın.
 

Kiruna: Kuzey İsveç’e Doğru

 

Beyazın mavi gökyüzüne karıştığı, yeşilin karlar arasında kaybolduğu, buzun ve beyazın hâkim olduğu İsveç Kirunası’na doğru yola çıktık.
 

Kiruna, dünyanın en büyük demir madeni ile anılır. Günde 60 bin ton manyetit (Fe3O4) cevheri burada üretilip Norveç’in Norwick limanında özel gemilere yüklenerek, dünyanın dört bir köşesine satılır. Kiruna ocağının içinde 400 kilometre asfalt yol ve 25 kilometre de demir yolu vardır. Evet, Kiruna 19 bin kişilik nüfusuna ve şöhretine bu maden sayesinde ulaşmıştır.
 

Sami ırkından olan Laplar, 1900 yılından itibaren bu bölgeye yerleşmişlerdir. Keke adındaki rehberimiz de bir Lap’tı. Kuzey kutup çizgisinin 200 kilometre kuzeyinde bulunduğumuza göre, kışın burasını karla kaplı görmek, hiç de sürpriz olmadı.
 

Kışın donan Torne Nehri, 70 bin Ren Geyiği, kızıl ve beyaz tilkisi, kahverengi ayısı, Husky köpeği ve Kiruna’daki dünyanın en büyük Iglo’su (Eskimo evi) olan dünyaca ünlü Buz-Otel bizleri birden ayrı bir dünyaya alıp götürdü. Çivili lâstik kullanılmasının zorunlu olduğu Kuzey İsveç, kar ile yaşamayı öğrenmiş. Isının –30oC olması bile yaşamı etkilemiyor.
 

Buz-Otel Farklı

 

Buz-Otel fikri, 1996 yılında İsveçli girişimci Yngwie Bergkvist’den çıkmış. Bergkvist’in Eskimo evinden esinlenerek hazırlattığı projeyi çok sayıda mimar enine boyuna tartıştıktan sonra hayata geçirme kararı alınmış. Evet, otelin her yanı buzdan yapılmış. Şöminesi, avizesi, koltukları, kilisesi, hatta bardakları bile buzdan olan bir de barı var. Buz kilisede her pazar ayin, yüzlerce nikâh ve vaftiz töreni yapılıyor.
 

Odalardaki yataklar bile buzdan. Nasıl mı yatılacak? Üzerlerine geyik postları konulmuş. Sonra, soğuk geçirmeyen özel tulumların içine giriliyor. Tabii bu odalarda mobilya ve kapı yok! Doğru yatağa girmeniz gerek. Odada yalnız kalmak sakıncalı. Sabah sizi ılık bir kuşburnu içkisi ile uyandırıyorlar.
 

Otel içindeki sıcaklığı merak edeceksiniz. Dış sıcaklığa bağlı olarak –3oC ve -9 oC arasında değişiyor. Otel her sene daha genişletilerek inşa ediliyorsa da ortalama yüz odası mevcut. Artık, insanlar macera ve farklılık arıyor. İşte, Buz-Otel de bu yüzden meraklıların istilâsına uğruyor. Burada eğer şanslı iseniz Kuzey Kutbu’na has esrarlı gökyüzü ışıklarını hayranlıkla inceleyebiliyorsunuz. Kuzey ışıkları, Kuzey Kutbu’ndan kilometrelerce uzakta doğmakta olan güneşin, gökyüzüne yansımaları ile meydana geliyor.

İsveç kraliyet ailesi, İrlanda Cumhurbaşkanı, ünlü yazar, sanatçı ve top modeller otelin müdavimleri arasında. Baharın gelmesiyle bu buz otel doğaya boyun eğiyor. Ve 32 bin ton buz ve sıkıştırılmış kar Torne Nehri’nin sularına karışıyor.
 

Ekim ayında sıcaklık –30C olunca, 5 bin metre kare alanı kaplayan Buz-Otel inşası bir kez daha başlıyor. Yüze yakın işçi, mühendis ve buz heykeli sanatçısı gece-gündüz çalışarak ve 2 milyon dolar mâliyetle yeni oteli vücuda getiriyorlar. Sular, özel kalıplarla donduruluyor. Duvarlarda kullanılan karlar, Torne Nehri’nin suyuyla özel kar makinelerinde sun’î olarak yapılıyor ve yine özel kalıplarda sıkıştırılarak istenilen forma sokuluyor.
 

Otelin hediyelik eşya satılan bölümünde, bir yıl önce eriyen otelin suları özel şişelerde satılıyor. Suyun bir şişesi 40 dolar idi. Siz olsanız satın alır mısınız?
 

İlk akşam Haski köpekleri ile gezeceğiz. Fazla iri olmayan köpeklerin gözleri açık mavi, havlamaları ise kurdun ulumasına benziyor. Her hâlde kurt soyundan olmalı diye düşünüyorum. 12 Haski köpeğin çektiği her kızağa üç veya dört kişi oturuyoruz. İnsan hakları konusunda son derece hassas olan İsveç’te, Haski köpekleri sahiplerinden bol bol tekme yiyorlar! Yolu bilen en zeki ve tecrübeli olanı en önde; ama esas yükü çekenler, kızağa yakın olanlar. Aklınızda bulunsun, kızakta en önde oturan, doğal olarak en çok donan kişi oluyor. Giydiğimiz kat kat kar elbiselere, şapka ve kar ayakkabılarına rağmen bir süre sonra, başta burun olmak üzere bazı organlarımız donuyor. Yarım saat sonra, 14 kilometre uzaklıktaki, içinde odun ateşi yanan bir kulübede duruyoruz. Hepimiz, hemen ateşin etrafında toplanıyoruz. Şakalar ve gülüşmeler! Bu arada geyik eti, patates, havuç ve kızılcık reçelinden oluşan yemeğimiz dağıtılıyor. Eskimo usulü kahve ile bizim Türk kahvesi arasında hem pişirme hem de lezzet bakımından büyük bir benzerlik var. Eskimolar da kahveyi su ile kaynatıyorlar.
 

Dönüş yolu sanki daha kısa geldi. Ama, programın son aşaması “sauna”. Sauna sahibi nedense bizleri öfke ile karşılıyor. Hanım gurubu ayrı bir bölüme alınıyor. Sauna çıkışı içilen biralar, her hâlde içeride verilen kalorileri fazlasıyla tekrar kazandırdı.

 

Kısa Kısa İsveç

·         İsveç’te musluk suyu bir harika bol bol için.

·         Vaxholm Adası bir askeri üs olarak hizmet vermiş. Kale (1455 yapımı) ve müzesini ziyaret edebilirsiniz. Bu kale 1612’de Danimarka 1729’da ise Rusların saldırılarına direnmiş.

·         Her iş yerinde haftada bir gün iki saat kadar “Fika arası” verilir. Bu sırada insanlar dertleşir. Pasta yer, kahve içer,  böylece sosyalleşir.

·         İsveç’te kurulmuş olan günlük yaşam gayet muntazam işliyor. Eğer bir aksama olursa çabucak şaşırıp çözüm bulmakta zorlanıyorlar.

·         Kışın ışığın azlığı ve soğuk halk üzerinde depresyon yaratıyor. Genellikle anti depresan hap alıyorlar. İntihar oranı yüksek ve izlediğim kadarı ile pek gülen neşeli  insan da yok.

 

·         İsveç’te satılan her ürünün üstünde hangi ülkeden satın alınıldığı yazılmakta.

·         Beyoğlu Çiçekbarda İsveçli Ozan Gunnar Ekeöf’ün (1907 – 1968) bir büstü vardı. Daha sonra bu büstü çok sevdiği Salihli’de bir parka taşındı.

·         İsveç’te özellikle babalara sağlanan teşviklerle çocuk sayısı artmakta. Genellikle çocukları babalar gezdiriyorlar.

·         Her İsveç evinin penceresinde ışık ve çiçek bulunur. Ayrıca evlerin duvarları resimlerle doludur.

·         Türkçe’den İsveççeye Kral Demirbaş Şarl kanalı ile girmiş bir sözcük var “Kalabalık”.

·         Bilgisayarlarda kullandığımız “mouse” aslında bir İsveç buluşu.

·         İsveç geleneklerine göre zenginliği uluorta sergilemek ayıptır.

·         İsveççe teşekkür demek kolay, “tak” çok teşekkür ederim demek ise “tak tak”

·         İşçilik pahalı olduğu için kendi işlerini kendileri yapıyorlar. Okullara servis sistemi yok. Evini kendin boyayacaksın. Elektrik arızalarını kendin tamir edeceksin.

·         Lütfi Özkök İsveç’te çok bilinen bir fotoğraf sanatçısı özellikle Nobel ödül törenlerinin  değişmez fotoğrafçısı.

·         Edirne kökenli ünlü heykeltıraş İlhan Koman İsveç’te çok sayıda eser bırakmış. İsveç Parlamento binasının önündeki heykel bile onun. İstanbul Zincirlikuyu’da Aksigorta binasının önündeki kanat açmış kadın heykelini hatırlayın.

·         Sadece Lütfü Özkök ile İlhan Koman değil, daha bir çok sanatçımız ülkemizdeki askeri darbe sonrası İsveç’e geldiler. Tuncel Kurtiz, Zülfü Livaneli, gazeteci Şahin Alpay, Yavuz Baydar, yapımcı Güneş Karabuda, Mehmet Uzun, tiyatro sanatçısı Ayşe Emel Mestçi, Erhan Güner gibi.

·         İsveç’te Konya – Kulu kökenli 30 bin vatandaş olduğu söyleniyor. Ciddi bir sayı. Yani Kulu’nun hemen hemen tamamı

·         Aslında İsveççe, Norveççe ve Danca dilleri büyük oranda birbirine benziyor.

 

 

İsveç bölümünü bir şiirle bitirelim mi? Şair Harry Martinson. Şiirin başlığı ise “adsız”.

 

Ne güzeldi mevsimlerin buzlarda dolanışı

Ve anısı sokakta yakılan çıraların,

Yıllar geçse de içimizi ısıtır

Yelde sağa sola savrulan isleriyle.

 

Ara sıra önemsiz olaylara tanıktık:

Kızağımızın kırılışı bayır başında

Ya da fırıl fırıl dönüşümüz buz tutan gölde.

 

Clary! O harika cin gibi gözlerinle sen

O kış öldün, göğsün daha kabarmamıştı.

                                                                               Türkçesi: Lütfü Özkök

İsveç Stockholm Danimarka Norveç İskandinavya Prof. Dr. Orhan Kural
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
ATATÜRK STOCKHOLM VE MALMÖ’DE ANILDI
ATATÜRK STOCKHOLM VE MALMÖ’DE ANILDI
İSVEÇ ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ CUMHURİYETİ’N 95’İNCİ YILINI COŞKUYLA KUTLADI
İSVEÇ ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ CUMHURİYETİ’N 95’İNCİ YILINI COŞKUYLA KUTLADI