İSVEÇ POSTASI / Efsane Afşar Sayınqala
“Kapalı Kapıları Açmak Bir Sorumluluktur”
Tarih, eleştiriye ve tartışmaya açık değilse tarih olmaktan çıkar; yalnızca ezberlenmiş anlatıların tekrarına dönüşür. Aynı şey din tarihi için de geçerlidir. Geçmişi anlamak istiyorsak, yalnızca bize anlatılanları değil, anlatılmayanları da sormaya cesaret etmeliyiz.
İnsan, bilmediği bir alanla karşılaştığında bazen merak etmek yerine korkmayı seçer. Özellikle toplumun kutsal kabul ettiği konular söz konusu olduğunda bu korku daha da belirginleşebilir. Çünkü bazı sorular yalnızca bilgiyle değil, kimlikle de ilişkilendirilir. Bir düşünceyi sorgulamak, kişinin ait olduğu topluluğu sorgulaması gibi algılanabilir. Böylece soru sormak, araştırmak ve farklı ihtimalleri düşünmek giderek zorlaşır.
Toplumsal baskı da bu noktada önemli bir rol oynar. Dışlanma korkusu, insanı bildiği sınırların içinde tutabilir. “Bunu sorgulama”, “böyle şeyler konuşulmaz”, “atalarımız böyle inanmış” gibi kabuller, düşüncenin önüne görünmez duvarlar örebilir. Oysa hiçbir düşünce yalnızca uzun zamandır var olduğu için eleştiriden muaf olmamalıdır.
Eleştirmek, mutlaka reddetmek değildir. Sorgulamak, mutlaka düşmanlık anlamına gelmez. Bir tarihsel anlatının farklı kaynaklarını incelemek, onun kutsallığına saldırmak değil; onu daha iyi anlamaya çalışmaktır. Din tarihine bakmak da inanç sahibi insanları küçümsemek anlamına gelmez. Tam tersine, inançların nasıl oluştuğunu, nasıl değiştiğini, hangi toplumsal ve siyasal şartlardan etkilendiğini araştırmak, insanlık tarihinin önemli bir bölümünü anlamanın yollarından biridir.
Burada asıl mesele, cevaptan önce sorunun kendisine izin verebilmektir.
Çünkü bazı kapılar yıllardır kapalıdır. O kapıların ardında ne olduğunu bilmediğimiz için onları açmaktan korkarız. Oysa bilinmeyenle karşılaşmanın ilk şartı cesarettir. Yeni bir bilgi, insanın bütün dünyasını yıkmak zorunda değildir. Bazen yalnızca dünyasına yeni bir pencere açar.
Geçmişi dokunulmazlaştırmak, onu anlamamızı kolaylaştırmaz. Aksine, geçmişin üzerindeki sis perdesini kalınlaştırır. Tarih; övgünün de eleştirinin de, kuşkunun da araştırmanın da bulunduğu bir alandır. Din tarihi de bundan ayrı düşünülemez.
Tabuları kırmak, yalnızca başkalarına karşı değil, kendimize karşı da cesaret ister. Çünkü en zor sorgulanan şey, çoğu zaman dışarıdan bize dayatılan değil, içeride doğru olduğuna alıştığımız düşüncelerdir.
Belki de gerçek entelektüel cesaret, her soruya cevap vermekte değil; bazı soruların sorulmasına izin vermektedir.
Kapalı kapıları açmak, geçmişe saygısızlık değildir.
Bazen geçmişi gerçekten anlamanın tek yoludur.
