İSVEÇ POSTASI / Efsane Afşar Sayınqala
Din, Kültür ve Siyaset: Devlet Toplumu Dönüştürmeli mi?
Dünya demokratik düzeninde din ve kültür gerçekten siyasetten bağımsız mıdır?
Bu sorunun cevabı, yalnızca bugünün siyasetini değil, insanlık tarihinin uzun yürüyüşünü de anlamayı gerektiriyor.
Çünkü insanlık tarihi boyunca din, kültür ve siyaset birbirinden bütünüyle ayrı alanlar olmadı. Devletler kurulurken yalnızca sınırlar çizilmedi; aynı zamanda inançlar, gelenekler, değerler ve ortak hafızalar da siyasal düzenlerin içine yerleşti.
Avrupa, Asya ve Afrika’nın büyük bölümünde yüzyıllar boyunca devlet düzenleri dinî ve kültürel aidiyetlerle iç içe gelişti. Orta Çağ Avrupa’sında din, siyasal meşruiyetin önemli unsurlarından biriydi. Haçlı Seferleri bunun en çarpıcı örneklerinden birini oluşturdu. Daha sonra Amerika kıtalarının Avrupa merkezli dünyaya eklemlenmesiyle birlikte din, kültür ve siyaset arasındaki ilişki yeni coğrafyalarda da farklı biçimlerde devam etti.
Fakat tarih bize başka bir şey daha gösterdi:
Din siyasetin içine girdiğinde yalnızca siyaseti değiştirmedi; siyaset de dini değiştirmeye başladı.
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Bugün demokratik toplumların önündeki temel sorun, dinin kamusal hayattan tamamen çıkarılması değildir. Aynı şekilde kültürün devlet eliyle yeniden şekillendirilmesi de değildir.
Asıl mesele, devletin yurttaşların inançlarına, inançsızlıklarına ve kültürel kimliklerine karşı nasıl bir mesafede duracağıdır.
Modern insan hakları anlayışında din veya inanç özgürlüğü, yalnızca bir dine inanma hakkı olarak görülmüyor. Kişinin inanma, inanmama, inancını değiştirme ve inancını bireysel ya da topluluk halinde yaşama özgürlüğünü de kapsıyor. (Dokumentlager)
Bu nedenle demokratik devletin görevi, topluma “nasıl inanacağını” öğretmek olmadığı gibi, topluma “hangi kültürü unutması gerektiğini” söylemek de olmamalıdır.
Devletin görevi başka bir yerde durur:
Herkesin kendi inancını ve kültürünü özgürce yaşayabileceği ortak zemini korumak.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü devlet kültür politikası yürütürken kültürü yaşatmak ile toplumu dönüştürmek arasındaki sınırı aşarsa, ortaya başka bir sorun çıkar.
Kültür politikası bir süre sonra toplum mühendisliğine dönüşebilir.
Devlet bir kültürü koruyabilir, kültürel mirası destekleyebilir, sanatın ve dilin gelişmesine katkıda bulunabilir, tarihî eserleri yaşatabilir. Bunlar devletin kültür alanındaki meşru görevleri arasında düşünülebilir.
Ama devletin kültür politikası, topluma tek bir yaşam biçimi, tek bir kimlik veya tek bir değer sistemi dayatmaya başladığında mesele değişir.
Çünkü toplum, devletin laboratuvarı değildir.
Toplumun hafızası, devlet kararnamesiyle yeniden yazılamaz.
İnanç da devlet politikasıyla üretilemez.
Kültür de yalnızca resmî programlarla oluşturulamaz.
Bunlar toplumun içinde, kuşaktan kuşağa, bazen değişerek, bazen direnerek, bazen birbirine karışarak yaşayan büyük insanlık birikimleridir.
Devletin bunları yönetmek yerine özgürlük alanını güvence altına alması, demokratik düzen açısından daha anlamlıdır.
Burada “din ile devlet tamamen birbirinden kopmalıdır” şeklindeki basit formül de yeterli değildir.
Çünkü demokratik toplumlarda insanlar inançlarını yalnızca evlerinin kapısında bırakmazlar. İnançlarının, değerlerinin ve kültürlerinin kamusal hayatta da karşılığı olabilir.
Önemli olan, bir insanın inancını kamusal alanda yaşayabilmesi kadar, başka bir insanın da aynı özgürlük içinde farklı inanabilmesidir.
Bu nedenle laiklik ya da devlet tarafsızlığı, din düşmanlığı anlamına gelmemelidir.
Tersine, gerçek tarafsızlık farklı inançların ve inançsızlıkların aynı hukuk düzeni içinde var olabilmesinin güvencesi olabilir. İnsan hakları yaklaşımında da devletin rolü, farklı din ve inançların birlikte yaşamasını sağlayan tarafsız ve taraflara eşit mesafede bir düzen kurmak olarak ele alınıyor. (Mänskliga Rättigheter)
Burada ince ama hayati bir çizgi vardır:
Devlet dini yönetmemeli; din adına da toplumu yönetmemelidir.
Aynı şekilde devlet kültürü de tek başına tanımlamamalıdır.
Çünkü devletin toplumu sürekli dönüştürmeye çalıştığı yerde toplumun kendi doğal gelişim alanı daralır.
Bu daralma ise zamanla boşluklar oluşturur.
İnsanların geçmişleriyle gelecekleri arasındaki bağ zayıflar.
Bir kuşak kendisinden önceki kuşağın değerlerini bütünüyle reddederken, bir sonraki kuşak da kendisinden önceki dönemi anlamakta zorlanabilir.
Böylece toplumun ortak hafızasında kırılmalar meydana gelir.
Oysa kültürün görevi toplumu dondurmak değil, topluma hafıza kazandırmaktır.
Dinin görevi de devletin siyasi programına dönüşmek değil, inanan insanın vicdanında ve hayatında kendi anlamını bulabilmesidir.
Demokratik devletin görevi ise bu alanların hiçbirini tekeline almadan, aralarındaki özgür ilişkiyi korumaktır.
Belki de bugün yeniden düşünmemiz gereken soru şudur:
Devlet toplumu nasıl değiştirebilir?
Değil.
Asıl soru:
Devlet, toplumun kendi değişimini özgürce yaşayabilmesi için hangi alanı korumalıdır?
Çünkü güçlü toplumlar, herkesin aynı düşündüğü toplumlar değildir.
Farklı insanların aynı hukuk içinde yaşayabildiği toplumlardır.
Aynı şehirde farklı inançların ibadethanelerinin bulunabilmesi…
Aynı okulda farklı kültürlerden çocukların okuyabilmesi…
Bir insanın inanabilmesi kadar inanmama hakkının da korunması…
Bir kültürün yaşatılması kadar başka bir kültürün de kendisini ifade edebilmesi…
Demokratik düzenin asıl sınavı belki de burada başlar.
Din ayrı yaşanabilmeli.
Kültür ayrı yaşanabilmeli.
Siyaset ise bütün bu farklılıkların üzerinde, hiçbirini diğerinin yerine koymadan ortak hukuku koruyabilmeli.
Çünkü devletin görevi insanları aynılaştırmak değil, farklı insanların birlikte yaşayabileceği adil zemini kurmaktır.
Ve belki de en büyük demokratik olgunluk şudur:
Devletin herkese aynı şeyi yaptırması değil, herkesin kendi hayatını özgürce yaşayabilmesini güvence altına alması.
