GÜNEY AZERBAYCAN TÜRKÜ OLMAK

Bir Güney Azerbaycan Türkü olmak akla, kara veya 2+2= 4 kadar kolay bir tarihe sahip olmak değildir. O yüzden araştırmak, tarihi düzgün okumak çok önemlidir. Bazen ağlarsın. Bazen öfkelenirsin. Bazen küsersin. Ancak kime küseceğini bilemezsin. Bazen yargılarsın. Ancak bunların hepsi yetersiz kalır.

GÜNEY AZERBAYCAN TÜRKÜ OLMAK
GÜNEY AZERBAYCAN TÜRKÜ OLMAK Admin
Bu içerik 263 kez okundu.

İSVEÇ POSTASI / Efsane Afşar Sayınqala

Bir Güney Azerbaycan Türkü olmak akla, kara veya 2+2= 4  kadar kolay bir tarihe sahip olmak değildir. O yüzden araştırmak, tarihi düzgün okumak çok önemlidir. Bazen ağlarsın. Bazen öfkelenirsin. Bazen küsersin. Ancak kime küseceğini bilemezsin. Bazen yargılarsın. Ancak bunların hepsi yetersiz kalır. Şimdi konuya gelelim. 3 uzun yazı yazdım. Bunların özetini sizlere sunacağım. Belki tarihimizi anlar ve benim paylaştığım duygularıma eşlik edersiniz

Pehleviler Ne Kadar Fars’tı?

Bir hanedanın soyundan daha önemli olan, İran’lı kim olarak tanımladığıdır

İran denince aklımıza neden hemen “Fars” geliyor?

Bu soruyu bir anlığına tersinden soralım:

Ya İran tarihi, bize anlatıldığı kadar yalnızca Farsların tarihi değilse?

Daha da önemli olanı şu;

Ya İran’ın en güçlü “Fars milliyetçisi” olarak anlatılan Pehlevî hanedanının kendi aile geçmişi bile bu kadar basit değilse?

İşte burada tarih, ezber bozan bir alana giriyor.

Çünkü mesele “Pehlevîler Türk müydü, Fars mıydı?” sorusuna tek kelimelik bir cevap vermekten oluşmuyor.

Asıl konumuz şu:

Bir hanedan kendisi karmaşık bir geçmişe sahipken, neden yönettiği ülkenin kimliğini belirli bir etnik ve kültürel merkezin etrafında yeniden kurmak ister?

Bence Pehlevî İran’ını anlamanınaçarı tam da bu soruda.

Rıza Şah’ın soyuna bakınca karşımıza ne çıkıyor?

Rıza Şah 1878’de Mazenderan’ın Alaşt bölgesinde doğdu.

Baba tarafı Mazenderanlıydı.

Anne tarafı ise Azerbaycan kökenliydi.

Yani daha başlangıçta karşımızda “saf Fars” diye tanımlanabilecek basit bir soy anlatısı yok.

Üstelik Pehlevî ailesinin sonraki kuşaklarında da tablo daha karmaşık hale geliyor.

Muhammed Rıza Şah’ın annesi Tadj ol-Molouk Ayromlu Azerbaycan kökenliydi. Pehlevî ailesinin evliliklerinde Kaçar ve Azerbaycan bağlantıları da bulunuyordu.

Ancak burada hemen bir başka hataya düşmemek gerekiyor.

Buradan “Pehlevîler Türk’tü” sonucu çıkarmak da doğru değil.

Çünkü tarih, modern nüfus sayımı mantığıyla işlemiyordu.

Bir hükümdarın ailesinde Türk, Kafkas, Mazenderanlı veya Kaçar bağlantısı bulunması, onun siyasî kimliğini otomatik olarak belirlemiyordu.

Tam tersine, Pehlevî hikâyesinin en ilginç tarafı burada başlıyor:

Soy karmaşıktı; devletin kimliği ise giderek daha Fars merkezli hale geldi.

İran’da Türk hükümdarların ne işi vardı?

Aslında bu soru İran tarihinin büyük bölümünü anlamadan cevaplanamaz.

Çünkü İran’da Türk hanedanların iktidarı yeni bir olay değildi. Tekçe islam sonrasına bir bakalım.

Gazneliler Türk kökenliydi.

Selçuklular Oğuz Türkleriydi.

Safevîler döneminde Türkçe saray ve askerî çevrelerde son derece güçlüydü.

Nadir Şah Afşar Türk/Türkmen askerî geleneğinden geliyordu.

Kaçarlar ise 20. yüzyılın başına kadar İran tahtında bulunan son büyük Türk kökenli hanedandı.

Ancak bu hükümdarlar İran’da hükümdar olunca Farsça kültürü ortadan kaldırmadılar.

Tam tersine, büyük ölçüde onun içine girdiler.

Gazneliler Fars edebiyatının büyük hamilerindendi.

Selçuklular Farsça bürokratik geleneği benimsedi.

Timurîler döneminde Herat, Farsça kültürün büyük merkezlerinden biri haline geldi.

Safevî sarayında Türkçe önemliydi ama devletin yazılı bürokrasisi Farsçaydı.

Yani İran tarihinin yüzyıllar boyunca gayet normal bir görüntüsü şuydu:

Türk hükümdar, Farsça bürokrasi, İranlılık.

Bugünkü milliyetçilik mantığıyla bakınca bu tablo bize garip geliyor.

Ancak burada çok önemli bir ayrım var.

Farsça konuşmak başka, Fars olmak başka.

Bir dil, bir devletin kültür dili olabilir; fancak o dili kullanan herkes aynı etnik kökenden gelmeyebilir

Bu nedenle Türk hükümdarların Farsça kullanması onların “Türk olmaktan çıkması” anlamına gelmiyordu.

Bugün Osmanlı padişahlarının Farsça şiir yazmış olması onları Fars yapmadığı gibi.

Benzer biçimde Gazneli Mahmud’un veya Selçuklu hükümdarlarının Farsça devlet kültürünü benimsemesi de onları etnik olarak Fars yapmıyordu.

Dil ile etnisiteyi birbirine karıştırdığımız anda İran tarihini yanlış okumaya başlıyoruz.

Peki o zaman Rıza Şah neden farklı?

Çünkü Rıza Şah’ın karşısında artık Orta Çağ’ın imparatorluk dünyası yoktu.

20. yüzyıl vardı.

Milliyetçilik çağı vardı.

Avrupa’da ulus-devlet modeli yükselmişti.

Artık devlet yalnızca hükümdarın mülkü değildi.

Devletin “milleti” vardı.

Milletin ortak dili vardı. O millete ortak tarih yaratmak gerekiyordu. Ve hiç olmayan ortak vatandaşlık yasası gerekiyordu.

Ve bu ortaklık devlet tarafından eğitilecek, öğretilecek ve gerektiğinde yeniden tanımlanacaktı.

Rıza Şah’ın yaptığı merkezileşme hamlesini bu çerçevede görmek gerekiyor. Ve bu politikayı İngiltere çizmiş, yönetiyordu.

İngilizlerin işbirlikçileri sözde çağdaş ordu kurudu.

Güney Azerbaycan’da hanlıklar ve onlara bağlı olan arazilere el konuldu.

Merkezî bürokrasi genişletildi.

Eğitim devletin denetimine girdi.

Ve bütün bunların yanında bir ulusal kimlik inşa edilmeye başlandı.

Bu kimliğin merkezinde ise:

Farsça ve İslam öncesi olmayan bir İran tarihi yazıldı.

Persopolis artık sadece Persopolis değildi. Gerçeği yansıtmayan

Ahamenişler.

Sasaniler.

Kiros.

Darius.

Ve İslam öncesi İran medeniyetin projesi devreye girdi.

Ve bunlar artık yalnızca tarih kitaplarının konusu değildi.

Yeni İran’ın hiç olmayan geçmişiydi.

Pehlevî yönetimi eski İran’ın ihtişamını modern devletin meşruiyetinin bir parçası haline getirdi.

1935’te Batı dillerinde ülke adı olarak “Iran” kullanımının öne çıkarılması da bu yeni ulusal söylemin parçası durumuna kondu.

Yeni ülke, yeni dil, yeni millet kavramı kavramı zorla millete benimsetildi.

Ve asıl kırılma burada başlıyor.

Pehlevîlerden önce bir Türk hükümdar Farsça konuşabiliyordu.

Bir Türk askerî elit Farsça bürokrasiyle birlikte çalışabiliyordu.

Bir sarayda Türkçe konuşulurken devlet belgeleri Farsça yazılabiliyordu.

Ama modern ulus-devlet farklı bir şey istiyordu:

Herkes için ortak bir ulusal kimlik.

İşte bu noktada dil artık yalnızca iletişim aracı olmaktan çıktı.

Kimliğin kendisi haline geldi.

Güney Azerbaycan bölgesinde bunun sonuçları çok belirgin ve yıkıcıydı.

Anayasal Devrim döneminde Tebriz ve Urmiye’de Azerbaycan Türkçesinde yayın yapan önemli gazeteler vardı. Encyclopaedia Iranica’ya göre o dönemde bölgedeki sekiz gazetenin beşi Azerbaycan Türkçesinde, üçü ise Türkçe-Farsça iki dilliydi.

Rıza Şah döneminde ise Azerbaycan Türkçesinde yayıncılık ciddi biçimde sınırlandı ve Pehlevî döneminin büyük bölümünde bu dilin kamusal yazılı kullanımı baskı altında kaldı. Dönem, dönem yasaklandı. Dönem dönem yasak kalksada baskılar devam etti.

Bu, sıradan bir dil değişikliği değildi.

Devletin “ulusal kamusal alan” tanımının değişmesiydi.

Ve burada çok önemli bir paradoks var

Rıza Şah’ın kendi ailesinin geçmişi karmaşıktı.

Ama kurduğu devlet, İran kimliğini giderek daha homojen bir biçimde tanımlamaya çalıştı.

Yani:

Hanedanın soyundan çok, devletin kimliği Farslaştı.

Bu nedenle Pehlevîleri anlamanın en yanlış yolu:

“Pehlevîler zaten Fars’tı.”

demektir.

Daha doğru ifade şudur:

Pehlevî rejimi İran’ı Farsça merkezli bir ulusal kimlik etrafında yeniden örgütledi.

Bu ikisi aynı şey değildir.

Pehlevilerin soyuna gelince;

Belki de yanlış soruyu soruyoruz

Yıllardır:

“Pehlevîler Türk müydü, Fars mıydı?”

diye tartışıyoruz.

Oysa daha önemli bir soru var:

“Pehlevîler İranlılığı neden Farsça merkezli olarak tanımladı?”

Bu sorunun cevabı bize yalnızca Pehlevîleri anlatmaz.

Bugünkü İran’ı da anlamamıza yardım eder.

Çünkü çağdaş İran’ın dil politikalarının, etnik tartışmalarının ve merkez-çevre gerilimlerinin önemli bir kısmının kökleri burada yatıyor. Ancak bu kendi. Kendine başka yazı konusu oluyor.

Sonuç

Bir ülkenin kimliğini anlamak için hükümdarlarının soy ağacına bakmak yetmez.

Hangi dili devlet dili yaptıklarına,

hangi tarihi okullarda öğrettiklerine,

hangi kültürü “ulusal” kabul ettiklerine,

hangi kimlikleri merkeze, hangilerini çevreye yerleştirdiklerine de bakmak gerekir.

Pehlevîlerin hikâyesi tam olarak bunu gösteriyor.

Belki Rıza Şah’ın ailesi bugünkü anlamıyla “Fars” değildi.

Ancak onun kurduğu devlet, İranlılığı giderek daha fazla Farsça ve İslam öncesi İran tarihi üzerinden tanımladı.

Ve tarihin ironisi şurada:

İran’ın “Fars” kimliğinin güçlendirilmesinde, geçmişte İran’ı yöneten Türk hanedanların da büyük payı vardı.

Bu yüzden İran tarihini yalnızca “Farsların tarihi” diye okumak eksiktir.

Ama onu yalnızca “Türklerin tarihi” diye okumak da aynı derecede eksiktir.

Gerçek İran tarihi, bu iki kelimenin arasındaki geniş ve karmaşık alandadır.

Ve belki de Pehlevîleri anlamanın en doğru yolu, şu soruyla başlamaktır:

“Onlar kimdi?” değil; “İran’ı kim olarak görmek istedi.

# Güney Azerbaycan #İran # Rıza Şah # Pehleviler # Güney Azerbaycan Türkü
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
ATATÜRK: “ÖĞRETMENLER YENİ NESİL SİZİN ESERİNİZ OLACAKTIR”
ATATÜRK: “ÖĞRETMENLER YENİ NESİL SİZİN ESERİNİZ OLACAKTIR”
BUGÜN 5 ARALIK TÜRK KADININA SEÇME VE SEÇİLME HAKKININ TANINMASININ 90. YIL DÖNÜMÜ KUTLU OLSUN
BUGÜN 5 ARALIK TÜRK KADININA SEÇME VE SEÇİLME HAKKININ TANINMASININ 90. YIL DÖNÜMÜ KUTLU OLSUN