İSVEÇ POSTASI / EFSANE AFŞAR SAYIGALA
Bir devletin vatandaşına anadilini unutturması yalnızca kültürel bir mesele değildir. Bazen bunun adı eğitim eşitsizliğidir, bazen ayrımcılıktır, bazen de insan hakkının ihlalidir. Bazen soykırımıdır. İran’daki Azerbaycan Türklerinin acı hikâyesine bu gözle bakmak gerekir.
Bir toplumun tarihini anlamanın yollarından biri, o toplumun hangi dilde konuştuğuna bakmaktır.
Ancak burada daha önemli bir soru vardır:
O toplum kendi dilinde konuşabildiği, yazabildiği, eğitim alabildiği ve kamusal hayata katılabildiği ölçüde özgür müdür?
Güney Azerbaycan Türkleri (İran)meselesi tam da bu sorunun çevresinde şekillenmektedir.
Bu meseleyi yalnızca milliyetçilik üzerinden okumak kolaydır. “Türkler” ve “Farslar” şeklinde iki karşıt kimlik oluşturmak da kolaydır. Fakat tarih bize bundan çok daha karmaşık bir tablo gösteriyor.
İran coğrafyası yüzyıllar boyunca farklı halkların, dillerin ve kültürlerin yaşadığı bir alan olmuştur. Ancak Türkler bu tarih içerisinde yalnızca İran’ın sınırları içinde yaşayan bir topluluk değildir; devlet, ordu, saray, edebiyat ve siyaset tarihinde önemli roller üstlenmişlerdir. Bir çok devlet kurmuşlardır.
İslamdan öncesine bu yazımda yer vermeyeceğim. O zaman yazı ve hikaye çok uzar. İslamla gelen yakın tarihe odaklanmak daha aydınlaştırıcı olur.
Selçuklular, İlhanlılar, Timurlular, Safeviler, Afşarlar ve Kaçarlar gibi dönemler, İran tarihinin Türk unsurları hesaba katılmadan tam olarak anlaşılmasını güçleştirir.
Özellikle Safevi döneminde Azerbaycan Türkçesinin saray ve askerî ve iletişimde önemli bir yeri vardı. Türkçe şiir yazıldı, Türkçe yazışmalar yapıldı ve Türkçe yüksek statülü bir konuşma dili olarak kullanıldı. Ancak bürokraside Farsçanın ağırlığı ise devam etti.
Dolayısıyla bugün İran’daki Azerbaycan Türklerinin dil haklarını konuşurken, sanki tarihte hiçbir zaman kamusal değeri olmayan bir dilden söz etmiyoruz.
Tam tersine, devlet ve toplum hayatında uzun bir geçmişi bulunan bir dilden söz ediyoruz.
Modernleşme ile birlikte değişen anlayış
Asıl kırılma modern merkezî devletin kurulmasıyla belirginleşti.
20. yüzyılın ilk yarısında İran’da merkezîleşme güçlenirken, devletin ortak bir ulusal kimlik ve ortak bir devlet dili oluşturma çabası da arttı.
Rıza Şah döneminde Farsçanın devlet ve eğitim hayatındaki hâkimiyeti güçlendirildi. Azerbaycan Türkçesi ve diğer yerel diller kamusal ve eğitim alanında giderek daha fazla sınırlandırıldı. Akademik araştırmalar, Azerbaycan Türkçesinin 20. yüzyıl boyunca zaman zaman yasaklandığını, zaman zaman tolere edildiğini, fakat genel olarak Farsçaya göre ikincil bir konuma itildiğini ortaya koyuyor.
Burada önemli olan şudur:
Bir devletin ortak bir resmî dil belirlemesi tek başına insan hakları ihlali değildir.
Sorun, ortak dil politikasının başka bir dilin eğitimden, kültürel üretimden ve kamusal hayattan dışlanmasına dönüşüp dönüşmediğidir.
İşte insan hakları hukukunun sınırı burada başlar.
İran, Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ne, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ne ve Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi’ne taraftır.
Özellikle ICCPR’nin 27. maddesi, etnik, dinî ve dilsel azınlıklara mensup kişilerin kendi kültürlerini yaşamalarının ve kendi dillerini kullanmalarının inkâr edilmemesini öngörür.
Yani anadil yalnızca evde konuşulan bir iletişim aracı değildir.
İnsan hakları bakımından kimliğin bir parçasıdır.
1945–1946 arasında Azerbaycan Millî Hükûmeti döneminde Azerbaycan Türkçesi eğitimde ve yönetimde önemli bir konuma getirildi. Dönemin düzenlemelerinde ilkokulun ilk sınıflarında eğitimin Azerbaycan Türkçesi yapılması öngörülüyordu.
Ancak bu siyasal yapı uzun ömürlü olmadı.
1946 sonunda merkezi devletin yeniden bölgeye hâkim olmasıyla birlikte bu dil politikası da tersine döndü.
Ve tarihe çok çarpıcı bir görüntü kaldı:
Türkçe kitapların yakılması.
Akademik çalışmalarda 19 Aralık 1946 tarihli The Times haberine atıf yapılmakta ve Tebriz’de Türkçe kitapların halka açık biçimde yakıldığı bildirilmektedir. Daha sonraki araştırmalar da 1946 kitap yakmalarını Azerbaycan Türkçesinin kamusal alandan tasfiyesinin önemli sembollerinden biri olarak ele almaktadır.
“1946’da Türkçe kitaplar yakıldı” demekle,
“İran hükümeti bütün Türkçe kitapların yakılması için ülke çapında yazılı bir emir verdi” demek aynı şey değildir.
Uluslararası hukuki cezalardan kaçınmak için öyle yazlı bir emir olmaya bilir.
Ancak Pehlevi döneminde yayıncılık üzerinde ciddi sansür ve siyasal denetim bulunduğu belgelenmiştir. Türkçe yayınlar da bundan aşırı derecede payını almıştır.
Türkçe yazı yazmak, evde Türkçe kitap bulundurmak suç sayılmış ve ağır cezalandırılmıştır.
“Çocuğun dili ve okulun dili”
İnsan hakları açısından daha da önemli olan konu eğitimdir.
Bir çocuk evinde Türkçe konuşuyor, okulda ise başka bir dilde eğitim görüyorsa, bunun sonuçları yalnızca dilbilimsel değildir.
Çocuğun eğitim başarısı, özgüveni, sosyal hareketliliği ve kendi kültürüyle ilişkisi etkilenebilir.
Pehlevi döneminde Azerbaycan Türkçesinin eğitim dili olmaktan çıkarılması ve Farsçanın eğitim sisteminde merkezî hâle gelmesi bu nedenle sıradan bir dil politikası değildir.
Türkçe konuşmanın okul ortamında cezalandırıldığına ilişkin tanıklıklar ve ikincil kaynaklar da bulunmaktadır.
Bunların arasında para cezası uygulamalarından ve okulda Türkçe konuşmayı engellemeye yönelik uygulamalardan söz eden kaynaklar vardır.
Bazen yasak yazılı değildir
Ancak dili yok etmenin yalnızca kanunlarla gerçekleştiğini düşünmek yanlıştır.
Çoğu zaman yasağın adı toplumsal baskıdır.
Örnek;
Bir aileye:
“Çocukla Farsça konuşun; yoksa okula başlayınca Türkçe aksanı olur” denildiğini düşünelim.
Bu cümle tek başına devlet politikası değildir.
Ama çok önemli bir sosyolojik gerçeğe işaret edebilir.
Eğer aileler çocuklarının okulda zorlanacağından, aksanları nedeniyle küçümseneceğinden veya eğitim ve kariyer hayatında dezavantaj yaşayacağından endişe ederek evde Türkçe kullanımını azaltıyorsa, dil kaybı yalnızca doğal bir dil değişimi değildir.
Burada üç ayrı mekanizma birbirine eklenebilir:
Hukukî baskı.
Kurumsal baskı.
Toplumsal baskı.
Birincisi yasalarla, ikincisi okul ve kamu kurumlarıyla, üçüncüsü ise toplumun oluşturduğu prestij ve dışlanma mekanizmalarıyla çalışır.
Sonuç ise aynı olabilir:
Bir çocuk kendi ana dilini konuşsa bile onu yazamaz. Okuyamaz.
Eğitimini o dilde alamaz.
Bir sonraki kuşak ise dili daha az kullanmaya başlar.
Böylece hiçbir yerde “bu dili unutun” yazmasına gerek kalmadan bir dil kamusal hayattan çekilebilir.
Bugün sorun bitmiş midir?
1979’da rejim değişti.
Pehlevi monarşisi sona erdi ve İslam Cumhuriyeti kuruldu.
Bu iki sistemi aynı rejim olarak tanımlamak tarihsel olarak doğru değildir.
Ancak insan hakları açısından başka bir soru sormamız gerekir:
Merkezî devlet yapısının ve Farsçanın eğitim ve devlet hayatındaki üstün konumunun ne kadarı devam etti?
Güney Anayasası’nın 15. maddesi Farsçayı resmî ve ortak dil olarak belirlerken, yerel dillerinin basında ve kitle iletişim araçlarında kullanılmasına ve okullarda ilgili edebiyatın öğretilmesine izin vermektedir.
Bu, kâğıt üzerinde önceki dönemlerden farklı bir çerçevedir.
Ancak insan haklarında temel mesele yalnızca bir hakkın metinde bulunması değildir.
O hakkın kullanılabilmesidir.
Birleşmiş Milletler Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi’nin 2024 tarihli İran değerlendirmesi tam da bu noktaya dikkat çekmektedir.
Komite, etnik ve etnik-dinî azınlıkların karar alma süreçlerinde ve üst düzey kamu görevlerinde temsil sorunlarından, kamu sektöründeki “gozinesh” uygulamasının ayrımcı sonuçlarından ve azınlık dillerinde kamu eğitiminin yetersizliğinden endişe duyduğunu belirtti. Komite ayrıca ana dilde eğitim imkânlarının güçlendirilmesini istedi.
Demek ki konu yalnızca geçmişte kalmış bir tartışma değildir.
“Türk olmak” bir suç
Değildir.
Bu konuda belki de en büyük kavramsal hata budur.
Bir insanın:
“Ben Türküm.
Türkçe eğitim istemek suç değildir.
Türkçe kitap yayımlamak suç değildir.
Çocuğuna Türkçe öğretmek suç değildir.
Kendi kültürünü yaşatmak suç değildir.
Şimdi şöyle düşüne bilirsiniz” Güney Azerbaycan da ve ya Tahran’da herkes Türkçe konuşuyor. Bunda şu soru öne çıkıyor.
“Türkçe serbest mi?”
değildir.
Daha zor ve daha önemli soru şudur:
“Bir Azerbaycan Türkü, Türk kimliğini ve Türkçesini koruyarak İran’da diğer vatandaşlarla gerçekten eşit şartlarda yaşayabiliyor mu?”
Bu sorunun cevabı hukukta, okulda, kamu kurumlarında, yayıncılıkta, siyasette ve gündelik hayatta aranmalıdır. Ve aşağıdaki sorulara yanıt aranmalıdır.
Asıl sorular şunlardır:
* Azerbaycan Türkleri anadillerinde eğitim alabiliyor mu?
* Çocukların ana dillerini öğrenmeleri için yeterli kamusal imkân var mı?
* Türkçe yayıncılık ve kültürel faaliyetler diğer dillerle eşit koşullarda mı?
* Azerbaycan Türklerinin kamu yönetiminde ve karar alma mekanizmalarında temsili adil mi?
* Kamu görevlerinde etnik veya mezhepsel kimlik nedeniyle ayrımcılık meydana geliyor mu?
* Türkçe konuşan bölgelerde ekonomik ve sosyal eşitsizlikler bulunuyor mu?
* İnsanlar kimliklerini açıklamak veya ana dillerini kullanmak nedeniyle fiilî bir bedel ödemek zorunda kalıyor mu?
Kaynak ve kanıt notu
Bu yazının tarihsel bölümlerinde mümkün olduğunca akademik çalışmalar, dönemin basın kayıtlarına yapılan atıflar ve Birleşmiş Milletler belgeleri esas alınmıştır.
