Türk aydınında en belirgin eksikliklerden biri eleştiriye katlanmama / katlanamama durumudur. Hele de birbirine yakın siyasetlerden birine eleştiri yöneltmişsen önyargı hazırdır “Sen diğerindensin!” Bununla da yetinilse neyse, savaşılan karşı siyasete çalışmakla suçlanman da an sorunudur. Yalnızca sağ siyasette değil ne yazık ki “sol” siyasette de aldılar yönetilmektedir.
Seçimin 7 Haziran 2015’te yapılacağını bilmeyen olduğunu sanmıyorum. Kimilerine göre ise bu seçim, biraz olsun seçim niteliği taşıyan son seçimdir. Bu yaklaşımın doğru-yanlış yanları tartışılabilir. Ne ki gerçek, çağdışı, bunca aydınlanmacı birikimine karşın yaşanmaz bir ülke olduğumuzdur. Hızla daha da kötüleşiyoruz. Bu durumun başlıca nedeni küreselci, Yeni Dünya Düzenci egemen güçlerin buduncu (etnik)-dinci-sivil toplumcu-cemaatçi-kimlikçi planları ve uygulamalarıdır. Bu uygulamaların işbirlikçileri başta Ortadoğu olmak üzere hedef coğrafyaları kan gölüne dönüştürmüştür. Çünkü sözkonusu egemen güçler tarihte de günümüzde de geri insan ilişkilerinden yararlanır. Halkların eğitimli, kültürlü, ussal olmalarını istemez. Giderek bu niteliklerle tanışmamaları için ne gerekirse yapar. Özellikle son kırk yıllık dönem bu gerçeğin kanıtlarıyla doludur.
Kendini sol sayan siyasetler, en az gerici siyasetler kadar buduncu-dinci-kimlikçi siyasetlere sarıldılar. (Buduncu siyaset de en az dinci siyaset kadar gericidir). Gerekçeleri ise özgürlük, insan hakları olarak ortaya konulmaya çalışıldı.
Oysa tekilci, eleştiriye kapalı, toplumların birbirini kırmalarına yol açan alanlar olan budun-din siyasalarıyla nasıl özgürleşileceği, emek haklarının nasıl korunacağı, barışın, özgürlüğün nasıl sağlanacağı sorularına bu sol kesim hiçbir zaman yanıt veremedi. Yanıt veremedi, çünkü savlarının nesnel, bilimsel dayanaklarının olması kaygısını taşımadılar. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde başarılan tarihsel önemdeki Türk Devrimini benimsemeyen, her fırsatta saldıran bu sözde sol kesim, dinci gericiliğe destek olmaktan dolayı ilkesel rahatsızlık bile duymadı.
Somutlaştıralım. Cumhuriyet Halk Partisi Atatürkçü düşüncenin Altı Ok anlayışına dayanır. Cumhuriyetçilik, halkçılık, ulusçuluk, laiklik, devletçilik, devrimcilik. Bu altı ilke aynı zamanda uygar, çağdaş bir ulus olmanın da vazgeçilmez ilkeleridir. Bugün hangi gelişmiş ulusa bakılsa, bu ilkelerin geçerli olduğu, uygulandığı görülür. Bunu yadsıyanlar ancak kendilerini kandırırlar. (Zaten kendi düşlerinin gerçekliğine kendini inandırmak, küreselci sözde “sol”un temel seçimi).
Altı Ok’a dönersek, bugün yaşanan bunca kötülük, kanlı coğrafyalar Altı Ok’ta simgelenen Atatürkçü dizgeye karşı, neredeyse kıyım düzeyine vardırılan saldırının; tersinden bakıldığında ise dinci-buduncu siyasetin egemen kılınmasının, bu yolla ulus devletlerin çözülmesinin sonucudur. Bu yolda aymazca yol almayı solculuk sayanlar dinci kıyımdan (IŞİD, El Kaide, El Nusra, Taliban…) yakınmamalıdır. Çünkü anlayış, dünya görüşü, hedeflenen nokta aynıdır. Değişik gibi görünen “İslam” sözcüğünün yerini (genellikle) “Kürt” sözcüğünün almasıdır. Kıyımı, silahı yöntem olarak benimseyenin, karşıdakinin silahından yakınmasının anlamı, inandırıcılığı yoktur.
Durum böyleyken, sözkonusu küreselci “sol”un CHP tarihiyle, kuruluş ülküsüyle ilişkisi olmadığı, giderek taban tabana zıt olduğu açıktır. CHP yayılmacılığa (emperyalizm) karşı verilmiş ve ilk kez başarıya ulaştırılmış büyük insanlık devrimiyle kurulmuştur. Devrimin partisidir. Bu devrim aynı zamanda sultanlığa da karşı verilmiş, tekerkliliği (monarşi) yıkarak cumhuriyeti kurmuştur. Gerçek devrimler böyledir, yayılmacılık karşıtı ve ilerici! Küreselci “sol” ise ne yayılmacılık karşıtıdır ne de ilericidir. Küreselci sol “Çanakkale’de bizim dedemiz de savaştı” der ama dedesinin savaşırken şehit düştüğü yayılmacı askerin torunuyla kol kola girer, yine dedesinin omuz omuza savaştığı diğer şehitlerin torunlarına kurşun sıkar. Diyarbakır cezaevini tabutluğa çeviren faşist generallerle ilgili olarak “Bizim çocuklar” diyen, Irak’ta, Libya’da, Afganistan’da, Suriye’de milyonlarca sivili (sivil toplumu çok seven “sol”culardır) öldüren ABD için en küçük eleştiri yöneltmedikleri gibi, birlikte, can ciğer kuzu sarması durumunda Kürdistan kurmaya çalışırlar; hızlarını alamayıp “Biji Obama” diye bağırırlar. Atatürk cumhuriyetine saldırırlarken, Osmanlıda yalanlarla övülecek birçok konu, deyim yerindeyse “boncuk” ararlar. Türkiye aydınlanmasını yok etmek için gelen dinci yönetimlerle yine aynı amaç için kol kola girerler. Onlarca saygın önder sayılan Şeyh Sait, Seyit Rıza gibilerinin yontularını dikerler. Dualı, mollalı, şeyhli, meleli toplantılar düzenlerler. (İnsanları, çocuk yaştaki kızları mahveden bu sömürücüler yine çok saygındır!). Seçmene ise “çatışırlarmış” görünmek için ustalıkla rol yapmayı da boşlamazlar. Daha birçok kanıtı sayılabilecek bu gerçekle CHP geleneğindeki uygar, çağdaş, ilerici insanın başat gereksinimlerini, güvenliğini sağlayan yayılmacılık karşıtı, bağımsızlıkçı devrim bir araya kesinlikle gelemez.
Bu gerçeğe karşın CHP’ye bir biçimde gelip kendilerinde bağdakini kovma hakkını görenler mi nesnel gerçeğin sözcüleridir, yoksa CHP geleneğinin devrimcileri mi gerçeğin sözcüleridir?
Ergin Yıldızoğlu şöyle yazıyor:
“Ortada, programı, seçim stratejisi, vitrini belirgin bir muhalefet partisi olsaydı, Mao’nun “Gök kubbenin altında anarşi var koşullar mükemmel”sözlerini anımsar, seçimlerde, AKP’nin hükümetten düşme olasılıklarını hesaplamaya başlardık
Maalesef ortada böyle bir muhalefet partisi yok. AKP iktidarında siyaset “kötü sonsuza” (değişemeden devam ettiği için canavarlaşmaya başlayan süreç) girmiş gibi görünüyor.” (Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 26 Mart 2015).
Partinin bu duruma gelmesinin sorumluları kimlerdir?
