ABD, Kürt siyasası, AKP fırsatçılığı birliği Gezi Parkı direnişinin ardından tam anlamıyla savrulmuştur. Ne yapacağını bilemez durumdadır bu “ittifak”.
Nedeni çok açık: Türk halkıyla örgensel, geleneksel bağları yok. Olamaz da. Çünkü Anadolu halkının geçim derdiyle, çalışma haklarının yok edilmesiyle, kadınlar üzerinde artan baskılarla, töre cinayetleriyle, laiklik karşıtı eylemlerin oluşturduğu olumsuz koşullarla, eğitimde, sağlıkla özelleştirmelerle hemen hiç ilgilenmedi. Demokratik kurumları benimseyip, oralarda yer alıp, insan hakları, ortak yurt kaygıları üzerine savaşım vermeyi gereksiz buldu. TBMM’ye birkaç gün için; Kürtçe yemin edip geri dönmek üzere geldi. (Günümüzdeki görece uzun süren Meclis sevgisi, ABD ile uzun erimli planlarıyla ilgilidir.)
AKP ve cemaat ise “yardım” kolileriyle, kömürle, yeşil kartla, dul kadınlara verilen altı yüz liralarla, fazla basılan on milyon oy pusulasıyla, seçmen kütüğü hazırlama görevini Yüksek Seçim Kurulundan alıp İçişleri Bakanlığına, giderek özel firmalara vermekle, YSK’nin bilişim güvenliğini sağlamamakla, şapkadan tavşan çıkarırcasına boş arsalardan “seçmen” çıkarmakla, borç batağına soktuğu seçmene faiz yükselir korkusu salmakla, aşiret ve tarikat “milli irade oylarıyla” işi daha epey zaman götürürüm, sandı.
Kürt siyaseti ile AKP Cumhuriyeti yok etmekte birleşiyorlar. ABD planında görevlerini benimsemiş, gereğince yerine getiriyorlar.
Her ikisi de bireysel seçimle değil, aşiret, tarikat seçimiyle verilen oylara dayanıyor, buna “milli irade” diyor ve ara ara da “bize verilen oylara saygı göstermiyor musunuz?” diye haykırarak soruyorlar. Aşiret, tarikat, cemaat, yetmedi PKK silahlı tehdidinin sağladığı oylar eşittir “milli irade!” Ne güzel demokrasi değil mi?
Taksim direnişiyle ilgili olarak da her iki parti, birkaç sözcük farkla sözbirliği ettiler: “’Barış’, ‘çözüm’ sürecinin engellenmesi için bu eylem düzenlendi!”
Özgürlük istemiyle; hakaretten, aşağılanmaktan, ayrımcılıktan, can güvenliğinden yoksun bırakılmaktan kurtulmak istemiyle ayağa kalkan halka her iki siyasetin bakışı bu. Hakkın dertleri onları ilgilendirmiyor. İlgili oldukları tek iş var: ABD’nin çıkarları için ikinci İsrail’i, büyük “Kürdistan”ı kurmak!
Selahattin Demirtaş ilk günlerdeki açıklamasında ne demişti? Anımsayalım: “Ulusalcıların olduğu hiçbir yerde biz olmayız!” Telaşlanmakta haklı, çünkü Taksim direnişçilerinin hemen tümünde Türk bayrağı, Atatürk portresi; en azından bu çok değerli kalıta saygı var.Bu gençlik ne zaman, nasıl öğrenmişse öğrenmiş, tarihini, yurttaş, ulus olma, kulluktan kurtulma bilincini öğrenmiş. BDP’nin, Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarının orada işi olmaz. (oysa tarihte yine bir Selahattin, Selahattin Eyyubi vardı ki bu toprakların geleceğinin ortak olduğunu görmüş, yayılmacı Haçlıya karşı tüm coğrafyayı birleştirmiş, özgürlüğünü kazandırmıştı. İşte size iki Selahattin.
Dönelim. “Biz orada olmayız”dan birkaç gün sonra Abdullah Öcalan’dan alınan emir durumu biraz değiştirir gibi oluyor: “Taksimi ulusalcılara bırakmayın!” Kötülüğün lideri olayın önemini anlamış. Bir öbek BDP’li Taksim’e giderek A. Öcalan portresi açmaya çalıştı. Binlerce direnişçi PKK dışarı savsözüyle haykırmaya başladı. Yine de ayrılmayıp, kenarda bir süre daha eylem yaptılar. AKP, işine geldiği için hiç ses çıkarmadı. Çünkü PKK’yi gören direnişçiler ve yurt genelinde, her ilde eylemdeki halk direnişe soğuyabilir, bu da işlerini çok kolaylaştırırdı. Ama olmadı, bu manevra da sonuç vermedi. Direnişçiler öyle bir kitleydi ki hiçbir tuzağa düşmüyordu. Amerikalılar bile Erdoğan’a bu nedenle sinema Oscar ödülü verdiler! Fotomontajla da olsa verdiler.
Amacına hizmet ettiği sürece Türkiye’de diktatörlük olmuş olmamış BDP’yi ilgilendirmiyor. Uludere, Roboski (adına ora halkı ne diyorsa) kıyımından acı duyan bir BDP, Kürk siyaseti AKP’yle, “istihbaratı” verdiği bilinen ABD’yle işbirliğine gitmez. Ama kararlılıkla sürdürüyor. Sorsanız siyaset yapıyoruz, diyeceklerdir.
Biz ise şimdilik şu kadarını söyleyelim: Kirli bir siyaset yapıyorsunuz!
