Sevgili okuyucular, dünya başına bela olan koronavirüsüyle uğraşıyor ve çözüm yolları üretmeye çalışyor. Virüsü yok edebilecek ilaç/aşı için ilaç şirketleri durmaksızın sürekli çaba harcıyorlar. Bizim başımızda da ikinci bir virüs var ki bu yüzyıllardır Türk Ulusu’nun en büyük baş belası olmuş olan “Dalkavukluk virüsü” dür. Osmanlı’da ve dalkavuk bir meslekti ve dalkavuklardan geçilmezdi. Bu virüs ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan kısa bir süreliğine süme altına süpürülmüş ve daha sonra oy avcısı hükümetler döneminde yeniden alevlenmiştir. Bugün ise ayyuka çıkmıştır.
Bu köşeyi bu kez dalkavukluk üzerine ayırdım. Günümüzde de dünyanın neresi olursa olsun ülkeler değişiyor ama bizim dalkavukluk sanatımız değişmiyor. Otuz altı küsür yıldır yaşadığım İsveç’te de sayısız dalkavuklar görmekteyim. Hele hele öyle birileri var ki, dalkavuk kendilerine doğuştan yapışmıştır. Herkesin etrafında tanıdığı mutlaka dalkavuk ya da dalkavuklar vardır.
Dalkavuk ve dalkavukluk insanlık tarihiyle eşittir denebilir. Tarihin her dönemlerinde güç sahipleri etrafında kümelenmiş ve güce methiyeler düzen insanlar mevcuttur. Osmanlı Tarihi bu yönüyle de çok zengindir. Çok renkli dalkavukluk öyküleri anlatılır. Ne yazık ki dalkavukluk Osmanlı’dan günümüz Türkiye’sine de bir bulaşıcı hastalık gibi geçmiş, yoluna devam etmektedir.
Dalkavukluk tanım olarak: “Kendisine çıkar ve yarar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse” verilir. Bir de tarihimizde saray dalkavukları vardır. Onlarda, “Saraylarda devlet büyüklerini nükteli sözlerle eğlendiren kimse”lerdir. Dalkavuk sözcüğün birden fazla eşanlamı vardır: ”Şaklaban, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, halk ağzında ise, kıç yalayıcı ve fırıldak” gibi...
Türklerin yurtdışında yaşadığı farklı ülker olur da oralarda da dalkavukluk olmaz mı? Genel bir tanımlamayla dünyanın neresinde Türkler varsa orada dalkavukluk mesleği geçerlidir. İsveç’te bu konuda nasibini alan ülkeler listesindedir. İsveç’te de dalkavukluk geçer akçe konumuna gelmiştir. Burada da öyle tipler vardır ki, güç odaklarına yaranmak içn dokuz değil on dokuz takla atarlar. Yeter ki çıkarları onu gerektirsin...
Fethullah Gülen Hareketi 2000’li yılların başında İsveç’te örgütlenmeye başlamış ve bu vatan haini/terörist harekete bilerek ya da bilmeyerek pek çok kişi destek olmuş, yapılaşmasını sağlamışlardır. Bu kişiler 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası vatan haini/terörist yapılanmadan hızla uzaklaşmışlar lânetler yağdırmaya başlamışlardır. Fakat onların koltuk altlarında yetişmeye çalışan sözde gazeteci bozuntuları da türemiştir. Asıl sorun da buradadır.
Fetöcü ağabeylerinin dizleri dibinde gazetecilik öğrenmeye çalışan ama gazeteciliğin “A’sında Z’sine” kadar hiçbir şey bilmeyen ama onlara yaranmak için abuk sabuk şeyler yazan bu gazeteci bozuntusu vatan haini FETÖcülerle birlikte dün kendileri gibi düşünmeyenlere, karşı olmadık iftiralar atarak, komplolar kurmaktan da büyük zevk alıyordu. 15 Temmuz hain darbe girişimi bu gazeteci bozuntusunun 360 derece dönüşümünü sağlayarak gücü tek başına ele geçiren idarenin eteklerine yapıştı. O güçün etrafında pervana olmaya başladı. Bu dalkavukluk kendisine Türkiye’nin ilk haber ajansının İsveç Muhabirliği’ni getirdi. Bu durumda dünyaca ünlü ve Cumhuriyetin ilk haber ajansı kimlerin eline düştüğünün yürekler acısı tablosu olarak durmaktadır. Bu gazeteci bozuntusu güç odağının merkezinde olmanın güvencesiyle dalkavukluğunun çıtasını yükselterek bu kez de güç odağına karşı demokratik mücadele verenlere galiz küfür savurmaya, muhbirlik yapmaya devam etmeye başladı.
Bu kişinin durumuna uygun bir dalkavukluk fıkrası:
Padişahın biri patlıcan yemeğini çok severmiş. Bir gün yemekte:
– Şu patlıcan ne güzel sebzedir. demiş.
Dalkavuğu hemen:
– Haklısınız Sultanım. Bu patlıcan öyle lezizdir ki, kırk çeşit yemeği olur, tatlısı olur, turşusu olur, yemeğe doyamazsınız. diye methiyeler düzmüş.
Derken birkaç gün sonra yemekte yine patlıcan varmış.
Padişah da o gün tersinden kalkmış:
– Ne bu yahu, yine patlıcan, yine patlıcan. Bari bir şeye de benzese. diye kükremiş.
Dalkavuk da ele almış:
– Yaa evet Sultanım. Zaten kara kuru bir şey, tadı yok, kekremsi, yemeği yemek değil, tatlısı tatlı, turşusu turşu.
Padişah da:
– Sana da bir şeyler oluyor. Daha iki gün önce patlıcanı öve öve bitiremedin. Bugün de yerin dibine batırdın deyince, dalkavuk hemen atılmış:
– Aman Sultanım, ben sizin dalkavuğunuzum, patlıcanın değil!
Evet, dalkavukluk gene de kolay bir meslek değildir ama, hani Nasreddin Hocanın karısının güzel giyinmesini dillendirenler karşı “hasbaya da yakışıyor” demiş ya; bizimkine de “dalkavukluk” pek güzel yakışıyor...
