6 Şubat depreminin üzerinden dokuz gün geçti. Her gün artan ölü sayımızla acıların yumağında kıvranıyoruz. Deprem bölgesinden gelen olumlu ve olumsuz haberler bizi hem sevindiriyor hem de çok fazlasıyla üzüyor. Kurtarılan canlarla havaya fırlıyor, üzülen, hüsrana uğrayan ailelerle ağlıyoruz.
Acı ya da acı çekmek, acıya katlanmak Türk insanının kaderi midir? Neden yaşananlardan ve geçmişten ders almıyor, ders çıkarmıyoruz. Acı içerisinde bile umutsuzluğun pençesindeki insanların acılarından yararlanma eğilimlerine saplanıyoruz. Acılı insanlar üzerinden boş sözlerle algı operasyonları yaratmaya çalışıyoruz. Kim, kimi neden aldatmaya çalışıyor? Gerçekleri konuşanlar, mevcut iktidarı haklı yere eleştirenler dışlanıyor ya da haklarında davalar açılarak susturulmaya çalışılıyor. Ne ya da neler halkın gözünden kaçırılmak isteniyor?
Aramızda olmayan ünlü şairimiz Hasan Hüseyin Korkmazgil’in ”Acıyı Bal Eyledik” adlı şiirinde acıların dayanılmazlığında bile umut aramanın, teselli bulmanın ışıkları vardır: ”Bak şu bebelerin güzelliğine/kaşı destan/gözü destan/elleri kan içinde - kör olasın demiyorum/kör olma da/gör beni - ekmeği bol eyledik/acıyı bal eyledik/sıratı yol eyledik/geldik bugüne…”
Evet, acıyı bal eyleyelim de, ya sonrası?..
Alman değirmencinin dediği gibi ”Berlin’de hâkimler var” sözünü ”Türkiye’de hâkimler var” diyerek tamamlayalım mı, ya da tersinin geçerli olduğunu kabul mu edelim? Deprem sonrasında Kıbrıs’a kaçan ve orada yakalanarak Adana’ya getirilen Adana'nın Çukurova ilçesinde yerle bir olan ve 70 kişinin cansız bedeninin çıkarıldığı Alpargün apartmanın müteahhidi Hasan Alpargün, yaptığı binada 70 kişinin öldüğünün hatırlatılması üzerine "Mukadderat" dediği söyleniyor. Bu neyin ”mukadderatı” diye isyan edecekler var mı? Gerçekten bu neyin mukadderatı, ”çalıp çırpmanın ya da hırsızlığın mı?”
Peki, devlet bunun neresinde? Devletçilik anlayışı, insanların yaşam hakkına ne oldu? Devletin en önemli görevlerin başında ülkesinin insanlarının yaşam hakkını korumak değl mi? Devletçilik anlayışı, devleti liyakâtsız kadrolarla, siyasi emellere ve de bunlardan toplum üzerinde egemen olan ve ceplerini haksız yere dolduranlara göz yummak mı? Bu mu devletçilik?
Artık, yeter demenin zamanı gelmedi mi?
İnsanlarımıza acılarını bal eylemenin sorumluluğunu, acının anlatılmaz ağırlığını nasıl oluyor da ”Çok şükür kavuştuk! Cenazemi rahatlıkla toprağa verebilirim” diyen dahası ölüsüne bile sevin insanlar haline getirildik? İnsanlığı erişilmez semalara mı yolladık? Ne diyor Cahit Sıtkı Tarancı, ”35 Yaş” adlı şiirinin son dizelerinde: ”Bir namazlık saltanatın olacak/ Taht misali o musalla taşında…” Böylece, insanlara cenazelerini defnetmelerini bir büyük ayrıcalık ya da lüks olduğu duygusunu vermeye çalışmak mı?..
Bu mudur, insanlık?
Devlet olarak, çok partili yaşama geçildikten sonra kentleşmenin önü sınırsız ve plansız bir biçimde açılmaya, ülke rantseverlere peşkeş çekilmeye başlandı. Bu durum değişen iktidarlar olsa da, değişmeksizin günümüze kadar sürdü. Hatta, imar aflarıyla desteklendi. Bundan sonra da bunun değişebileceği düşünmek, birtakım varsayımlarda bulunmak pek kolay değil gibi görünüyor. Bir atasözümüz kulak verirsek; ”Eski hamam, eski tas sadece değişen tellaklar” deyişinin hiç de boş yere söylenmemiş bir söz olduğunu anlarız…
Halbuki, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken onun mimarı Mustafa Kemal Atatürk; ”Hayatta en gerçek yol gösterici (kılavuz) bilimdir, fendir…” felsefesi üzerine kurmaya çalışıyordu. Atatürk, 1937 yılında bir meclis konuşmasında; “Bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi’nin programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette, bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan (düşünülen) kitapların doğmalarıyla (inançlarıyla) asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı, gökten ve gaipten (görünmeyenden) değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.” derken neyi anlatmaya çalışıyordu? Bugünkü vurgun, soygun düzenini mi?
Bilim insanlarımız, jeologlarımız seslerini yıkıntıların altında kalan çaresiz insanlarımız gibi sağır olan kulaklara yıllarca duyurmaya çalışıyorlardı ama, duyan, anlayan ve ona göre planlar yapan yetkililer ortalıkta görünmüyor ve bilim insanlarının söylediklerinin tersini yapıyorlardı. Şimdi de, ”kader” sözcüğünün arkasına gizlenmeye çalışıyorlar, sokaklarda gezerken gülen yüzleriyle milyonlarca insana meydan okuyorlar…
Depremin 9.gününde hâlâ devletten yardım bekleyen, çadır isteyen Pazarcıklı vatandaşlarımızın suçu ne? İnsan olmaları mı? ”Devlet, bize inşaallah yardım eder” diyerek umut içinde acılı gözleri yollarda olan bu çaresiz insanları duyan, gören yok mu?
Biz devlet olarak, acının değil de; sahte mutlulukların resminin yapılmasını fazlasıyla mı, seviyoruz?
