Tarihi açıdan ele alıp kuruluşundan bugüne kadar geçen yüzyılı “Cumhuriyeti’mizin “Yüzüncü Yılı” başlığıyla Atatürkçü, Cumhuriyetçi kesimler tarafından coşkudan uzak içlerimiz buruk bir hüzün içerisinde kutlamaya çalışıyoruz. Bir başka yönden Cumhuriyet’e baktığımız ya da göz attığımız zaman ortada kutlanacak bir “Cumhuriyet” olmadığını daha doğrusu kalmadığının bilincine varıyoruz. Bugün, Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirdiği ve arasız devam etmesini istediği devrimlerin ne yazık ki içi boşaltılmış, işlevselleştirilmiş ve neresinden tutarsak tutalım elimizde kaldığına tanık oluyoruz.
Dinci, İslamcı katiller tarafından katledilen Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı yaşarken, bu konuya ilişkin dile getirdiği “Atatürk’ün Cumhuriyeti kaldı mı ki nereye gittiğini tartışıyoruz? Asıl, onu nasıl yeniden kurabileceğimizi tartışmalıyız” sözü, cumhuriyetimiz açısından bugünün durumunu tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Gerçekten geçen yüzyıl içerisinde insan, “Cumhuriyet” nerede diye sormadan edemiyor? Bağımsızlığımız sorgulanır hale gelmiş, demokrasi ortadan kalkmış, hukuk guguk yapılmış, eğitim sistemimiz çağdışına itilmiş, insan hakları, bireysel özgürlükler ortadan kaldırılmış ve ekonomi dibe vurmuş bir ülke konumundayız.
Büyük lider Mustafa Kemal Atatürk’ün yoktan var ettiği ya da Osmanlı küllerinden Zümrüdü Anka kuşu gibi yeniden yarattığı ve tanımını: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözü, Cumhuriyetimizin ana damarını ortaya koyuyordu. Cumhuriyet devrimlerle kurulmuş ve onu kuranlar, devrimle milletleşmiştir, uluslaşmıştır. Geniş köylü kitlesi, olduğu kadarıyla işçisi, esnafı, zanaatkârı, tüccarı, askeri, öğrencisi, aydını tek cephede toplanmış ve önce padişahın Kuvayi İnzibatiyesi’ne karşı, ardından da emperyalistlere karşı kuruluş ve kurtuluş mücadelesi vermiştir. Dolaysıyla Türkiye Cumhuriyeti her karış toprağı kanla sulanmış ve toprak altında kefensiz yatan yüz binlerce şehidimiz sayesinde var olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu neden yıkıldı, sorusuna batıdaki bilimsel, tekniksel ve sanat alanındaki gelişmelerin yanı sıra düşünce alanındaki gelişmeleri de iyi irdelemek gerekiyor. Batı sanayi devrimiyle hızlı bir biçimde hem yeni üretim araçlarına sahip olurken hem de üretimini artırırken ve aynı zamanda pazar kavgası verirken Osmanlı sadece seyrediyordu. Batılı devletlere tanıdığı kapitülasyonlar adı altındaki ayrıcalıklarla kendisini bir tüketim toplumuna dönüştürürken aynı zamanda da yok olmaya yolunda dev adımlarla ilerliyordu. 1800’lü yıllara gelindiğinde artık bir “hasta adam” damgası yemiş bir imparatorluktu. 1850’li yıllardan sonra sürekli borç alarak yaşamaya çalışıyordu. Bilmiyordu ki, her alınan borç bir kuruşun bedeli vardı. Bedelini yok olarak ödedi.
Peki bugün, dünden farklı mı?
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk durup dururken bir gece kafasına takıldı ve “yarın Cumhuriyeti ilan ediyoruz” düşüncesine mi kapılmadı? Hayır! O’nda “Cumhuriyet” düşüncesi okul yıllarında gelişmeye başlamış ve daha sonraları özümseyerek içselleştirmiş ve Lozan’da büyük oranda Misaki Milli sınırlarını kabul ettirip ve adı konmamış bağımsız bir devlet statüsü kazandıktan sonra sıra kafasındaki Cumhuriyeti kurmaya ya da ilan etmeye gelmişti. Öyle de oldu ve 29 Ekim 1923 günü meclis’teki sert tartışmalardan sonra yapılan oylamayla “Cumhuriyet” devlet biçimi olarak kabul edildi. Ankara’da 101 pare top atışıyla tüm dünyaya duyruldu.
Cumhuriyet, 1071’den itibaren Anadolu’yu yurt edinmek için gelen Selçuklular ve devamı olan Osmanlılarla 650 yıldan fazla yaşanan birbir güçlüklerin, acıların ve anlamsız yüzlerce savaşın açtığı yıkımlar üzerine “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesiyle kurulmuş, “kimsesizlerin kimsesi” olan bir analyışın ürünüdür. Selçuklu’nun, Osmanlı’nın teba olarak gördüğü “Etrak-ı Bi idrak” (Anlayışsız kaba Türk) olarak değerlendirdiği ümmetçilik analyışına saplanarak Arpa halkını (Kavmi Necip), yücelttiği göz önüne alınırsa, Cumhuriyet’in değeri daha da iyi anlaşılır.
Atarürk, "Efendiler, diyebilirim ki bugünkü felaket ve sefaletin tek nedeni bu hakikatin gafili bulunmuş olmamızdır. gerçekten, yedi asırdan beri cihanın muhtelif yanlarına sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini (yabancı) topraklarda bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna karşılık daima tahkir ettiğimiz ve aşağıladığımız ve bunca fedakarlığına ve iyiliğine karşı nankörlük, küstahlık ve cebbarlıkla uşak derecesine indirmek istediğimiz bu gerçek sahibin huzurunda utançla ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım" sözünü unutmayalım.
Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk döneminde (1923 – 1938) her türlü olumsuzluklara, yokluklara karşın canla başla çalışılarak fabrikalar kurulmuş, demir ve karayolları yapılmış, okullar, sanat ve meslek okulları, yüksek okullar, üniversiteler, güzel sanatlar, konservatuarlar, hastaneler açılmış, Hitlerin zulümden kaçan bilim insanlarına kapılarını açmış ve hiçbir biçimde borç almadan kendi yağıyla kavrulmaya çalışmış ve 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’ndan başarıyla çıkmış bir ülkedir.
Atatürk sonrası başlayan İkinci Dünya Savaşı ister istemez, savaşa katılmasa da – gene de hazırlıklar yapılmış - ülkemizi büyük ölçüde etkilemiştir. Halkımız önemli ölçüde sıkıntı çekmiştir ama yine de savaşsız geçen yıllar çocukarı babasız ve kadınları eşssiz bırakmamıştır. 1940’larda açılan Köy Enstitüleri okuma olanağı bulamayan köylü çocuklarına umut olmuştur. Atatürk sonrasında Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü 1946’lı yıllarda henüz Cumhuriyet tam olarak oturmadan, yerleşmeden çok partili düzene geçilmiş ve 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti Başbakan Adnan Mederes döneminde karşı devrim hareketlerine bir ölçüde göz yumarak ve zaman zaman destekleyerek önünü açmıştır. Karşı devrim hareketleri yavaş yavaş Cumhuriyet ideolojisini kemirmeye başlamış, bu yolda güç kazanmıştır.
Başbakan Adnan Menderes, ülkeyi borç batağına sürüklemiş ve “Küçük Amerika” olma hesaplarıyla tüm kapıları Amerikan emperyalizmine açmıştır. 1952 yılında NATO’ya üye olarak ülkeyi Amerikan askeri tesisleriyle donatmıştır. Böylece Amerika Türkiye üzerinde at oynatmaya başlamıştır. 27 Mayıs 1960 Askeri Cunta’yla ve yaptığı 1961 Anayasası’yla biraz rahat nefes alsa da, arkasından gelen Adalet Partisi ve Süleyman Demirel karşı devrim hareketlerine devam etmiştir. Başbakan Demirel, 1961 Anayasası için “Bu Anayasa Türk halkına bol geliyor” diyerek önemli ölçüde özgürlükleri kısıtlamaya gitmiştir. 1970’lerin ürünü olan “Milli Cephe” hükümetleri aynı yolda devam etmişlerdir.
Karşı devrim hareketleri 1980 Askeri Cuntasıyla, Turgut Özal döneminde de hız kazamıştır. 2002 Kasımında iktidar gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan dönemi işin tuzu biberi olmuştur. Bugün her alanda tam bir iflasın eşiğinde olan Türkiye vardır. Dolaysıyla “Cumhuriyet” büyük bir tehlike altındadır. Karşı devrim amacına ulaşmıştır ve daha fazlasını istemeye, rejimi değiştirmeye yönelmiştir. Ülkeyi dinciler, tarikatlar, cemaatlar ve vakıfları aynı zamanda medreseleriyle bir örümcek ağı gibi sarmıştır. Cumhur İttifakıyla Meclise giren Hüda-Par (Hizbullaçılar) Anayasa’nın değiştirilmesinin bile teklif edilemeyeceği ilk dört maddesini değiştirmeyi teklif etmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti adım adım bir şeriat devletine doğru sürüklenmektedir.
Atatürk, “Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti; şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir. Medeniyetin emrettiğini ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir” diyerek noktayı koymuştu ama, kendisinden sonra gelenler yani bizler laf üretmenin ötesinde gerekeni yapmayarak O’na ve emanetine hıyanet ettik. Türkiye Cumhuriyeti’nin 100.yılı daha fazla zaman kaybetmeden Cumhuriyet’in başlangıç ilkelerine, ayarlarına hızla geri dönmek zorundayız. Bu başaramazsak, elimizde savunabileceğimiz bir ”Cumhuriyet”te kalmaz.
Ne yapmalı?
Öncelikle kendisini Cumhuriyetçi, Kemalist olarak tanımlayanlar ve demokrasi bağlamında kendilerini sol oluşumlar olarak adlandıran sol ittifaklar bir güç birliğine giderek ortak platform altında sağlıklı oluşumlar, birliktelikler kurmalarının zamanıdır.
Cumhuriyet’in 100.yılında güçbirliğine… Direneceğiz ve kazanacağız...
Yaşasın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız…
YAŞASIN CUMHURİYET…
