Korkuyla korkarak yaşanmaz
Mustafa Sönmez

Korkuyla korkarak yaşanmaz

Bu içerik 124 kez okundu.

Sevgili okuyucular yaklaşık iki haftadır İstanbul olaylarıyla yatıyor, İstanbul olaylarıyla kalkıyoruz. Taksim gezi Parkı projesi insanların akıllarını başına getirdi. Birden “Ne oluyoruz” diyerek sokağa fırladılar, parklarının ellerinden gitmemesi için güzel  bir eylemin ilk meşalesini yaktılar. Bu meşalenin ışığı tüm ülkeye yayılarak, aydınlatmaya başladığı anda birşeyin farkına vardılar; “Korkuyla korkarak yaşanmaz.” O an yırtıldı korku perdesi ve açıldı önlerinde özgürlüğün kutsal yolu...
 

İşte o an Nazım’ın Kuvayı Milliye destanındaki Şahin akıllarına düştü:

(...)

Siperi bir gül fidanıydı onun, 
gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun 
              ak bir taşın ardından 
                             kara bir yılan 
                                          çıkardı kafasını. 
Derisi ışıl ışıl, 
             gözleri ateşten al, 
                              dili çataldı. 
Birden bir kurşun gelip 
                      kafasını aldı. 
Hayvan devrildi kaldı.

Karayılan 
        Karayılan olmazdan önce 
kara yılanın encâmını görünce 
haykırdı avaz avaz 
            ömrünün ilk düşüncesini . 
    ”İbret al, deli gönlüm, 
      demir sandıkta saklansan bulur seni, 
      ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.”


Anadolu insanı “ecelin ölüme faydası yoktur” demiş. Ölümden korkmanın gereksizliğini dile getirirken... Anadolu insanı yüzyıllardır korkutulmuşluğundan sesini bir türlü çıkarmasını öğrenememişti. Dün Abdülhamitler, Menderesler, Demireller, cuntalar ve şimdi de Tayyipler... Halkın üzerini korku bulutlarıyla örtmeye devam ediyorlar...  Daha düne kadar korkularından seslerini çıkarmayan ya başıma birşey gelirse deyip susan halk doğrusu gençlik kendini eylemin ortasında gazlanırken, coplanırken, üzerine panzerler sürülürken buldu. Gaz sıkan polislere, “bi daha, bi daha!..” diyerek korkmadığını haykırıyordu. Ne olmuştu bu insanlara da birden ortaya çıkmışlardı? Daha önce neredeydiler? Çünkü artık iktidar deyim yerindeyse, “zurnanın zırt” dediği yere geldi. On bir yıldır sürdüğü ben merkezci politikalarla ülke insanına zulüm ve işkence yaparak susturma yolunu seçti. Artık halk “yeter” diyor...
 

Ulusal ve yerel basınımızın büyük bir çoğunluğu üç maymunları oynarken ya da olayları manipule ederek  aynı zamanda içinde bulunduğu durumunu da sergiliyor.
 

Haluk Şahin Cumhuriyet Gazetesine verdiği röportajında, ”Merkez medya çöktü, basın ahlakı da lüks. Elbette basın ahlakına sadık meslektaşlarımız da var, onlar da ayakta kalma mücadelesi veriyor. Her türlü yalanın ve iftiranın pervazsızca savunulduğu bir zamandayız,” ifadelerini kullanarak basının içine düşürüldüğü açmazı ortaya koyuyordu.
 

Bir ülke başbakanı halkını bu kadar aşağılama hakkına sahip değildir. % 50’ler  -ki, nasıl oy verdikleri biliniyor - kendisine oy vermiş olabilir. Demokrasilerde gözden kaçırılmaması gereken yazılı olmayan kural vardır: “Çoğunluk her zaman haklı ve aldığı karar doğru değildir.” Başbakan benim arkamda % 50 seçmen desteğim var diyebilir. Bu ona bir ülkeyi istediği gibi yönetebileceği ya da biçim verebileceği hakkını sağlamaz. Bir başbakan, “Ya taraf olursun ya da bertaraf” sözünü kendisi gibi düşünmeyen, kendisine destek vermeyen insanlara karşı kullanamaz. Bu sözün altında ayrıştırma, ötekileştirme felsefeleri yatar. O zaman ben 76 milyonun başbakanıyım deme hakkını da kazandırmaz.
 

Başbakanın kullandığı dil, bir siyaset dilinin ötesinde şiddet dilini ortaya koymaktadır. Halkının bir bölümüne “çapulcular” demek, ancak diktatörlük heveslisi, iktidar sarhoşu olan liderlere özgü bir dil kullanımıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına hiç yakışmamaktadır. Başbakanın Kuzey Afrika ülkeleri dönüşü peşpeşe düzenlediği halka açık toplantılar ve orada yaptığı konuşmalarda hâlâ şiddet dilini egemen kılması, ruh halinin bir yansıması olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Başbakan,Taksim Gezi Parkı direnişçileriyle  ilgili olarak "Bu çapulcular yıllarca bu milletin sırtından geçindiler. Bu millete hakaret edenlere haddini bildirmek, bu milletin görevidir" diyor. İnsanları karşı karşıya getirmeye, kin ve nifak tohumlarını ekmeye bir başbakanlık makamında oturan kişiye uygun olmayan söylemlerdir.
 

Demokrasiler liderlere sunulmuş bir lütuf değildir. Liderler kendi kafalarına göre değil, demokrasinin özüne ve yasalarına göre hareket etmeleri gerekir. Başbakan Erdoğan, şiddet dili yerine, uzlaşma, diyalog kurma yollarını deneseydi daha güzel şeyler yapmış olurdu.
 

Bu ülkede tansiyon yükseltmek hiç kimsye yarar sağlamaz, aksine o ülkeye çok büyük zarar verir. Başbakan artık ”temcit pilavı”nı çağırştıran söylemlerine bir son vermelidir. Demokrasiler aynı zamanda uzlaşma zeminleridir. Karşılıklı diyalog sorunların çözümünde vazgeçilmez bir ana yöntemdir. Diyalog yoluna önyargısız, koşulsuz başvurulmalı ve sorunun çözümü yönüne gidilmelidir.
 

Aksi takdirde olacak olanlardan bizzat başbakanın kendisi sorumludur. Çünkü karşı tarafın ünlü şairimiz Nazım Hikmet’in yazdığı gibi;

”Asırda onlar yendi, onlar yenildi. 
Çok sözler edildi onlara dair 
ve onlar için : 
    zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, 
                                                                  denildi.”

 

Evet, bu kavga zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayanların kavgasıdır…

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
ATATÜRK STOCKHOLM VE MALMÖ’DE ANILDI
ATATÜRK STOCKHOLM VE MALMÖ’DE ANILDI
İSVEÇ ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ CUMHURİYETİ’N 95’İNCİ YILINI COŞKUYLA KUTLADI
İSVEÇ ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ CUMHURİYETİ’N 95’İNCİ YILINI COŞKUYLA KUTLADI