Sevgili okuyucular, Türkiye üzerine yazı yazmak, birtakım ılımlı eleştirilerde ya da sert eleştirilerde bulunmak kendi içerisinde riskler taşımaktadır. Türkiyemiz, laik, çağdaş ve sosyal bir hukuk devletidir der anayasamız demesine ama, durum böyle midir? Dolaysıyla atalarımız, ”Görünen köy kılavuz istemez” ya da ”Dolunay parmakla gösterilmez” demiş. Bugünkü durumumuzu özetlemek için.
Bu bağlamda ülkemizde muhalif olarak yayın yapan tv’lere, gazetelere, yazarlara, düşünürlere ve seslerini yükseltmeye çalışan halkımız insanlarına teşekkürlerimi sunuyoum. Ülkemiz içinden çıkılmaz bir hapishaneye dönüşmüş; yüzyılın partisi olan CHP bir türlü kendi özünü kavrayamamış, partiyi kuran ve yön veren Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kemiklerini sızlatmaktadır. Bu nedenle de bir umut olamamıştır. Bu gidişle de sadece ”Havanda su dövmekten” ileriye gidemeyecektir…
Tatil için ülkem Türkiye’de bulunmak biz, uzun yıllar yurt dışında yaşayan kişiler için bir ayrıcalık olarak düşünülebilir. Fakat durum hiç de böyle değildir. Bizlere, sokakta, pazarda dolaşırken sürekli yakınmalar duymaktan neredeyse bıkkınlık geliyor. Bu yakınmaları yapanlar, ”Bu durumun ortaya çıkmasında benim ne kadar payım ya da katkım var” demiyor. Ülkemiz yıllardır hep sağ politikacılar tarafından yönetilmiş, halk sürekli çeşitli vaadlerle oyalanarak uyutulmuş, uyanması kendini geliştirmesi önlenmiş, eğitim sistemimiz dumura uğratılmış, birey yetiştirmekten uzaklaştırılmış, böylece ülkeyi daha rahat yöneteceklerini düşünmüşlerdir. Hani, ”Şu okullar olmazsa, maarifi ne güzel idare ederdim” diyen Osmanlı kafası aslında kendini yok etmiştir.
1950’den sonra başlayan karşı devrimin önü 27 Mayıs’la kesildiği düşünülmüş ama sonuçta yine ”aynı hamam, aynı tasa dönülmüş”, karşı devrim Adalet Partisiyle tekrar sahneye sürülmüştür. 1968 de başlayan öğrenci hareketleri ve sonrası ülkemiz yabancı ajanların ve devletlerin karışmalarıyla bir kargaşa içinde geçerken ABD, 1980 askeri darbesini hazırlamış ve gerçekleştirmiştir. ABD’li yetkililer bunu, ”Bizin oğlanlar başardı” sözüyle gündeme getirmişlerdir. 1980 darbesi sonrası Cumhurbaşkanı olan Kenen Evren, dinciliğe yatırım yaparak var olan yapıların fazlasıyla önünü açmıştır. Bugün ülkemiz ne idüğü belirsiz, sözde dinci tarikatların istilası altına girmiştir. Bu ülkeye bir gram katkısı olmayan, halkın dini duygularını kullanarak ve sömürerek kendilerine saltanat kuran tarikat şeyhleri ile doludur. Bir tarikat şeyhinin cenazesine binlerce kişinin katılması durumun vahametini gözler önüne sermiştir. Bu şeyh yaşarken, şimdi de oğulları halkın tövbesini kabul etmekte ve günahlarından arındırdığı söyleyerek ”Haşa” kendilerini ”Tanrı” yerine koymaktadırlar ama, halkımız ve din bilim insanlarının sesi çıkmamaktadır. Hani ya; ”İslamda ruhban sınıfı yok”tu ve herşey Tanrı ile inanan kullar ve kulların vicdanlarında gerçekleşiyordu?
Peki, günah affeden ya da çıkaran sözde İslamcı tarikatlar da nereden çıktı? Böyle bir yetki, İslam peygamberinde bile yokken, bu tarikatlar da neyin nesi oluyor? Rüyalarında depremleri durdurduklarını söyleyen tarikat şeyhlerinin olduğu kimi insanların buna inandığı bir ülke konumuna düşürülen Türkiyemizde, acaba Maraş başta olmak üzere altı ilimizdeki 6 Şubat depremini neden durdurmadılar. O il insanları günahkâr mıydı?.. Bu deli saçmalıklarına inanan insanlarımızı nasıl yarattık, hep birlikte düşünelim…
Demokrat Parti Başkanı ve Başbakan olan Adnan Menderes 1957 yılındaki seçim çalışmaları sırasında meydanlarda halka, ”Siz isterseniz şeriatı bile getirsiniz” diyerek, dini örgütlenmelere ve tarikatlara yeşil ışık yakmıştır. Bugünkü sözde ”Adalet ve Kalkınma Partisi” olan AKP döneminde ”Şeriat”ın ayak sesleri fazlasıyla duyulmaya başlamış, Milli Eğitim Bakanı olan kişi, ”Kız okulları açabiliriz” söyleminde bulunmaktan hicap duymamaktadır. Karma eğitimden vazgeçilmesi ülkemizi uçuruma sürükleyeceği gibi, bir utanç durumudur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve eşsiz devlet insanı Mustafa Kemal Atatürk, ”Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır” diyerek, Türkiye’nin yolunun bilim ve fen olduğunu dolaysıyla bundan sapmanın ülkeyi mahvedeceğini yüzyıl önce dile getirmiştir. Ne diyor Ulusal Marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy; ”Tarih tekerrürden ibarettir derler, oysaki tarihten ibret alınsaydı, tekerrür eder miydi?” sözü de unutulmamalıdır.
Dün Batı’yı ”tu kaka” olarak görenlerin bugün, ”aman batı, yaman batı ne olur bizi içine al” diye yalvarma noktasına gelinerek İsveç’in NATO üyeliği onayını rüşvet gibi sunmak kabul edilebilir bir durum değildir. Bundan ben şahsım ve ülkem adına ”utanç” duyuyorum. Buna Atatürk’ün partisi olan CHP’nin de ”evet” diyeceğini açıklaması parti yönetiminin bir ”akıl tutulması” yaşadığını göstermektedir.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Arap hayranlığı bir türlü bitmiyor. Ekonomimiz dibe vurdukça, ülkenin limanları, fabrikaları, toprakları Arap ülkelerine peşkeh çekilmeye devam ediyor. Ülkemizin ekonomiyi yöneten yetkilileri para bulmak için Arap ülkelerini ziyaret etmek etmeye başladılar ama alınacak paralar neyin karşılığı olacağını şeffaf bir biçimde açıklamadılar. Bir ata sözümüz, ”Üzümünü ye, bağını sorma” der. Bu sözün altında yatan anlamı bilmem, açıklamaya gerek var mı?
Sözün özü bütün bu durumlardan kurtulmanın biricik yolu Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ayarlarına dönmekten, ilerleyen dünyanın gidişine ayak uydurmaktan ve aklın yolunu izlemekten geçmektedir. Akıldışı, çağdışı yapılanmalar, düşünceler güzel ülkemizi yıkama götürür.
Yine sözü Mustafa Kemal Atatürk’e bırakalım;
”Yaşamda gerçek yol gösterici bilimdir, fendir.”
”Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.”
"Bizi yanlış yola sevk eden habisler, biliniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. Saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatagelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz, görürsünüz ki, hep din kisvesi altındaki küfür ve alçaklıktan gelmiştir. Onlar her hayırlı hareketi dinle karşılarlar, halbuki hamdolsun hepimiz dindarız, artık bizim dinin icaplarını, dinin yasaklarını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Milletimizin içinde hakiki, ciddi alimler vardır. Milletimiz bu gibi alimleriyle iftihar eder. Bu gibi alimlere gidin, bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz deyin. Fakat umumiyetle buna da ihtiyaç yoktur. Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Eğer bizim dinimiz akla mantığa uygun bir din olmasaydı mükemmel olamazdı, dinlerin sonuncusu olmazdı."
