Sevgili okuyucular, bu kış Stockholm’a erken geldi. Son on yıldır Ocak ayı ortalarında gördüğümüz kar, bu yıl Kasım sonunda geldi. Stockholm beyaz örtüsüyle bir doğa harikası yaşıyor. Kuzeyde ısı eksi 44 dereceye kadar yükseldi. Bu durum İsveç doğası ve doğal yaşamı için harika bir kış mevsimi denebilir. Bizler son on yıldır Stockholm’da artı sıcaklıklara alışmıştık ama, eksi 10 – 12 derece soğuklarda fena sayılmaz.
İsveç, batı ülkeleri arasındaki refah düzeyini ve toplumsal yaşamın inceliklerini hâlâ koruyor. Kimse kimseye katı dinsel ya da sosyal kalıpları dayatmıyor. Hıristiyan ahlâkı çöktü, toplum yozlaştı felsefesi üzerine nutuklar atmıyor. Şov gösterileri yapmıyor. Başbakan, kendi gibi düşünmeyen insanları aşağılamıyor, küçümsemiyor ve ağır sözler sarfetmiyor. Herkes, karnı tok ve sırtı pek bir yaşam sürüyor. Devlet, sosyal devlet olmanın her türlü gereğini yerine getiriyor. Sen bizdensin ya da sen bizden değilsin ayrımının esamesi bile okunmuyor. Liyakat sahipleri gerekli yerlerde devletin bekası için, halkın refahı için ter döküyor. Hiçbir zaman ceplerini düşünmüyor.
İsveç, soygunlara, vurgunlara, talana, hırsızlığa, rüşvete alışık olan bir ülke ya da devlet değil. Burada yolsuzluklar yapılmıyor mu? Elbette o da var ama, kurumlar bunu tespit ederek gereğini yerin getiriyor. Halkın adalet sistemine güveni tam, hiçbir zaman verilen kararları hukukçular başta olmak üzere kimse tarafından eleştirilmiyor. Çünkü, hakimlerin doğru yönde karar verdiklerine inanıyorlar, vicdanları rahat...
İsveç’te enflasyon kasım ayından itibaren yüzde 4’lere varan bir düşüş seyri izliyor. Devlet İstatistik Kurumu’na göre yüzde 6 ya da biraz üstünde seyrediyor. İsveç kronu, dolar ve avro bazında gücünü koruyor. Petrol fiyatlarında 4 krona varan düşüşler yaşanıyor.
İsveç’in en önemli sorunlarının başında mafyalaşmış sokak çetelerinin birbirleriyle anlaşmazlıkları üzere kurulu çatışmalar ve buna bağlı ölümler geliyor. Patlayıcı atılan ve kurşunlanan evler, basında her gün yer alıyor. Bu yönde hükümet bu yılbaşından itibaren ağırlaştırıcı hükümler içeren yasayı yürürlüğe koymak durumunda kaldı. Devlet, yeni hapishane binaları yapmayı planlıyor. Mevcut yapılar yetersiz kalıyor. Polis organize suçlar ve uyuşturucuyla sıkı mücadele ediyor. Fakat, yine de yetersiz kalıyor.
Beni İsveç’in gereksiz yere içine sürüklendiği NATO süreci fazlasıyla ilgilendiriyor. İsveç’te gereksiz bir “Rus” düşmanlığı var ve kimi çevrelerce ya da kimi devletlerce bu “temcit pilavı” gibi ısıtılıp, ısıtılıp toplumun gündemine sokuluyor. Bundan on yıl önce NATO’ya sıcak bakanların sayı yüzde 40’ların altındayken, bugün yüzde 75 – 80’lere ulaşmış durumda. Peki, son on yılda ne değişti? Değişen bir şey yok ama, Amerikan emperyalizminin basın yoluyla bir beyin yıkama fırtınası var. Ukrayna – Rus anlaşmazlığının arka planında yatan nedir? Amerika’nın “Gorbaçov'un perestroika (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık)” adını verdiği reform çalışmaları sonucu dağılan Rusya’yı çembere ya da kıskaca alarak çökertme politikaları yatıyor. Bu nedenle de hem İsveç’i hem de Finlandiya’yı NATO’ya dahil ederek Baltık Denizi’ni Amerikan Gölü’ne dönüştürme politikaları yatıyor.
İsveç, 1990’lı yılların neredeyse sonuna kadar Amerika’ya ve politiklarına pek sıcak bakmayan bir ülke konumundaydı. Özellikle 28 Şubat 1986 yılında sokakta öldürülen Başbakan Olof Palme dönemi çok mesafeli bir duruş izliyordu. Palme’nin öldürülmesinin ardından yavaş yavaş sular Amerika lehine ısınmaya ve İsveç’in yönünü Amerika’ya çevirmeye başlamasına neden oldu. Hani bir darbı mesel vardır: Kurbağa soğuk su dolu kazana atılıp, kazan yavaş yavaş ısıtılaya başlayınca kurbağa ısınan suyun ayırdımına varmaz ve kazandan sıçrayarak kurtulmayı düşünmez. Sonunda kaynayan su da can verir. İşte, İsveç’te bu duruma düşürülmüş bir konum yaşıyor. Son olarak imzaladığı ve askeri tüm üslerini Amerika’ya açması bir başka yönüyle Amerika’nın hegemonyasının altına girerek köleleşmesini getiriyor. Bu durum ilerleyen yıllarda daha iyi anlaşılacaktır. İsveç, NATO’ya girmek istemekle, köleliği kabul etmiş oluyor.
Burada bir parantez açmak istiyorum. Amacım komplo teorileri üretmek değil. Olof Palme’nin ölümünün ardından neredeyse 38 yıl geçmiş olacak ve hâlâ kâtili bulunamadı. Neden acaba? Eğer O. Palme öldürülmeseydi, Mart 1986 ortalarında Rusya’yı ziyaret edecekti. Bu ziyaretten iki hafta önce neden öldürüldü? Bu tür ziyaretten tedirgin olanlar ya da ülkeler mi vardı? Basına yansımayan devlet sırları vardır. Palme, Rusya ile ne tür anlaşmalar imzalayacak ya da karşılıklı sözler verilecekti. Bundan sonra ilişkilerde nasıl bir yol izlenecekti? Elbette, bu gerçekleşmediği için olacakları yorumlamak pek kolay değil!.. Fakat, bir yumuşamanın, ilişkilerde iyi doğru bir gelişmenin yaşanacağını tahmin edebilirim. Yorumu, siz okuyuculara bırakıyorum...
Evet, İsveç çok güzel bir ülkedir. Bilgiyi ve buna bağlı olarak teknolojiyi çok iyi kullanan, dolaysıyla üretime ve de üreten bir ülkedir. Aynı zamanda dışarıya teknoloji satmayı çok iyi bir biçimde gerçekleştiren bir ülkedir. Bu nedenle refah düzeyini rahatlıkla koruyabiliyor ve halkına yansıtıyor. Yalan dünyanın cenneti olarak da yorumlanan İsveç, bu özelliğinden fazla birşey yitirmemişe benziyor. Fakat, 1960 – 2000 arasındaki refah düzeyi, sosyal ve toplumsal olaylara duyarlılığından birtakım şeyler kaybettiği de bir gerçektir.
