Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri Türk halkı seçim sandıklarına gitmektedir. Çok partili döneme geçtiğimiz 1946’dan buna yapılan seçimler hep tartışmalı olmuş ve tartışmalar bugünde devam etmektedir. Bu da gösteriyor ki, Türk halkı hem demokrasiden hem de onun ortaya koyduğu değer yargılarından hâlâ uzakta bulunuyor.
2014 Mart yerel seçimleri şimdiye kadar yapılan tüm seçimlere ya da şaibeli olarak nitelendirilen seçimlere rahmet okuttu. Seçim sandıklarının yakınında dolaşmaya başladığım 1965’ten ve daha sonra içerinde rol aldığım seçimlerde hiçbir zaman böylesine bir seçimle karşılaşmadım. Bu seçim hem Türk seçmeninin genel yapısını hem de düşüncesini yansıtması açısından sosyal bilimcilerin ana konusu olabilecek niteliktedir.
Bir iktidar düşünün soygunlarla, talanlarla, vurgunlarla ipliği pazara çıksın ve girdiği ilk seçimde yüzde 45 gibi bir oy alarak ”yıkılmadım, ayaktayım” desin. Türk seçmenini de yüzde 45’i soygunları, vurgunları, talanları onaylasın. Biz nasıl bir ulusuz? Bu duruma nasıl ve neden düşürüldük? Bu ulus, bunu hak ediyor mu? türünden sorularla kendi kendimizi sınav edebiliriz. Tabii, bu mantıklı düşünen yurttaşlar için geçerlidir. Sürü felsefesiyle hareket eden toplumlar için değil…
Seçimin galibi olarak çıkan iktidarın başının balkon konuşmasına bakın, hala kendisini onaylamayan, kendisinden yana olmayan yurttaşlarına kin ve nefret duygularıyla dolu bir konuşma yapsın. Ve aynı zamanda ülkede birlikten, beraberlikten dem vursun. Yolsuzluk iddialarından aklanamayan, evdeki milyon Avroları sıfırlayan aliesiyle boy göstersin. Balkondan aile boyu demokrasi örnekleri sergilesin. İçerisinde yaşadığımız ve yurttaşı olduğumuz İsveç’te başbakan böylesi bir suçlamayla karşı karşıya kalsaydı, ne olurdu? İktidarını bir gün fazla da olsa, sürdürebilir miydi?
Bugünkü Svenska Dagbladet gazetesi (01.04.2014) Ortadoğu muhabiri Bitte Hammargren, Tayyip Erdoğan’ın tüm yolsuzluk skandallarından arındığı yönünde değerlendirmeler yaptığını yazıyor. Aynı zamanda soru yöneltiği Zaman Gazetesi köşe yazarı Şahin Alpay’ın değerlendirmesine katılıyor. Anayasaya destek karşılığı Kürtlerle Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması yönünde anlaşarak ”Putin”leşme yolunda önemli adımlar atabileceğini ve Çankaya’ya yarı başkanlık sistemiyle oturmaya ve ülkeyi Putin vari yönetmeye çalışacağı yorumları yapıyor.
Bütün bu yolsuzluk skandallarına, şiddete ve ülkeye türlü yasakları getirmesine rağmen bu halk, onu cumhurbaşkanı seçecek mi? Bunu önümüzdeki aylarda göreceğiz. Gerçek olan şudur ki, Tayyip Erdoğan’ın her geçen gün dikatörlüğünü pekiştirmekte olduğudur. Ama, nereye kadar?
ABD'deki düşünce kuruluşlarından Partilerüstü Politika Merkezi Dış Politika Projesi Direktör Vekili Blaise Misztal’in yaptığı yorumlara katılmamak elde değil; ” Ancak AKP'nin rakipleri kendi siyasi platformlarını geliştirir ve bunları halka daha iyi anlatabilir ve hatta bir koalisyon cephesi oluşturabilirse, Türkiye demokrasisi seçimlerden güçlenerek çıkar” ya da ” Bu seçimler net sonuç getirmedi aksine mevcut güç savaşının devamına işaret etti. İstikrardan ziyade Türkiye'yi yeni bir karışıklık ortamına itti.”
İktidare başının balkon konuşmasını Suriye’ye bir nevi savaş ilanı olarak da görmek olanaklıdır. Türkiye'nin komşularıyla hiçbir zaman bu iktidar döneminde kanlı bıçaklı olmamıştır. Dışişleri Bakanlığı’ndaki toplantıdaki MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın adam yollar ülkemize 8 – 10 bomba attırır ve bunu savaş ilanı olarak görebiliriz sözü dün Hatay’ın bir köyüne düşen ve bir camiye isbet eden roketin tesadüf mü olduğunu akıllara getiriyor ya da Türkiye’nin zemin hazırlama provokasyonu olarak mı değerlendirmek gerekiyor. Bütün bunlar göstermiştir ki, bu hükümet yakın bir gelecekte ülkenin başına çok ciddi çoraplar örebilecek adımlar atabilir. Bunu önlemenin tek yolu yüzde 45’in dışında kalan yüzde 55’in birlik ve berberlik içerisinde iktidara karşı mantıksal çerçeveler içerisinde kilitlenmesinden geçmektedir.
Bir seçimi daha sonuçlandırdık. Bu seçim ne kadar şaibeli ya da şaibesiz olursa olsun, Türk Seçim Tarihi’ne kara bir leke olarak yazılacaktır. Biz Türk seçmenine düşen görev, iktidarın mantıksızlıklarına, yolsuzluklarına karşı hem sesimizi hem de mücadelemizi bırakmamaktır. Ancak ülke bu biçimde düzlüğe çıkabilir. Ya değilse, karanlıklar ülkesi olmaya devam eder.
