Balkan yarımadasının Türkleşme tarihi çok eski dönemlere kadar gidiyor. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Balkanların hem Türkleşme hem de Müslümanlaştırma (Bektaşi ağırlıklı) çalışmaları var. Anadolu’dan Balkanlara çok sayıda Bektaşi müridlerinin gittiği biliniyor. Balkanlardaki açılan Bektaşi Tekkeleri hâlâ varlıklarını sürdürüyorlar.
Balkanlarda yaşayan Türk ve Müslüman nüfus Osmanlı döneminin son yıllarına kadar sıkıntısız yaşadı denebilir. 1821 yılındaki Mora isyanıyla, Fransa ve İngiltere’nin yardımlarıyla Yunanistan 1829 yılında bağımsızlığını kazandı. 1821 – 1829 yılları arasında 60 binden fazla insanımız katledildi. Buna soykırım da denebilir. Bulgaristan’dan göç Anadolu’ya büyük göç 1878/1879 yıllarında Osmanlı Rus Savaşı ve sonrasında yaşandı.
Osmanlı’nın 1800’lerden itibaren çöküşe doğru gitmesi kendisine “hasta adam” damgasının vurulmasına neden oldu. Fransız devrimi, Yunanistan’ın bağımsızlığını elde etmesi gibi olaylar Balkanlardaki ayrılıkçı güçleri heveslendirdi. Emperyalist devletler tarafından Osmanlıyı parçalama ve paylaşma planları da ayrılıkçı güçlerin desteklenmesini getirdi. 20 yüzyılın başlarında Balkanlar büyük çapta kaynamaya başladı. 1911’deki olaylar ve 1912 – 1913 Balkan Savaşları 2,5 milyon Müslüman Türkün öldürülmesine neden olurken çok fazla nüfus da Anadolu’ya göç etti. Emperyalist batı el altından Sırpları, Bulgarları desteklerken bu vahşete göz yumdu.
Cumhuriyet kurulduktan sonra mübadele ve sonrası küçük çaplı Balkanlardan göçler yaşandı. Bu göçlerin çoğunluğu Bulgaristan’dan yapıldı. 1950 – 1951 arasında yaklaşık 75 bin Bulgaristan Türk’ü Türkiye’ye göç etti.
1980 sonrası Bulgar Komünist Partisi, Bulgaristan’daki Türk nüfusun birtakım haklarını yavaş yavaş yasaklamaya başladı. Bu durum 1984 yılından itibaren baskıları daha da artırdı. Türk ve Müslüman insanların adları zorla değiştirilmeye, Türkçe dil olarak yasaklanmaya, Bulgaristan Türklerinin sahip olduğu topraklar ellerinden alınmaya başlandı. Ülkede Türk olmak büyük bir sorun olarak görüldü.
Dönemin iktidardaki Komünist Parti Başkanı Todor Jivkov 29 Mayıs 1989 tarihinde bir televizyon konuşmasında, “Bulgaristan’ı kendi vatanı olarak görmeyen ve dış güçlerin müdahalesiyle ülkelerine karşı koyan, komünist partisine itaat etmeyen, kendini Bulgar hissetmeyen vatandaşlar Bulgaristan’ı terk edebilir” açıklamasını yaptı. Bu açıklamanın arkasından “büyük göç” olarak adlandırılan ülkeyi terk etmeler başladı.
Todor Jivkov aynı zamanda Türkiye’ye çağrı da bulunarak, “Bulgaristan’dan bütün müslümanlar için sınırları açın. Türkiye’de geçici veya kalıcı olarak yaşamak isteyenlere sınırlar açılsın” söyleminde bulundu. Dönemin Türkiye Başbakanı Turgut Özal, Kapıkule Gümrük Kapısı’nı açarak Bulgaristan Türklerini kabul etmeye başladı. Bu zorunlu göç, üç ay gibi bir süreç içerisinde 360 bin Bulgaristan Türkü’nün ülkemize gelmesini sağladı. Türkiye, bu göç karşısında çaresiz kalarak sınır kapısını kapattı. Bu sefer de Bulgaristan Türkleri Avrupa kapılarına dayandı.
O günkü hengamede 5 bin Bulgaristan Türk’ü Kasım 1989 yılında İsveç’e geldi ve sığınma başvurusunda bulundular. İsveç, bu durum karşısında daha önceki topluca sığınma başvurusunda bulunan göçmen gruplarına uyguladığı yöntemlerin dışına çıkarak, değişik yol izlemeye başladı. Bu durum karşısında şaşkına dönen Bulgaristan Türkleri, açlık grevleri, protesto mitingleri düzenlemeye başladılar. İsveç’in güney kenti Jönköping’den Stockholm’a protesto yürüyüşü gerçekleştirdiler. Fakat sonuç alamadılar. İsveç Hükümeti ve Göçmen Bakanlığı, toplu izin yerine bireysel başvuruları kabul edeceğini ve ona göre değerlendirmeler yapacağı kararını aldı.
İsveç hükümeti Bulgaristan’da Türklere karşı yapılan haksızlıkları ve zulümleri çok iyi biliyordu. İsveç’ten Bulgaristan’a giden ve orada gördüklerini yazan gazetecilere kısa bir süre sonra görünmez eller sansür uyguladılar ve yazılar kesildi. Bulgaristan İsveç Büyükelçisi hükümetine yanlış raporlar yolladı. Bulgaristan’da baskı yok demeye getirdi. Halbuki,1975 -1976 yıllarında Türkiye’de dahil olmak üzere Lübnan, Suriye ve Irak’tan gelen 30 binden fazla Süryani/Asuri ve Keldani kökenlilere ülkelerinde dini baskı görüyorlar diye, topluca sığınma izni verildi. Halbuki, gelenlerin büyük bir çoğunluğu ekonomik nedenlerle gelmişlerdi.
Peki, Bulgaristan Türkleri’nin suçu neydi?
Bunun bir tek açıklaması var. O da; “Türk ve Müslüman” olmaları... Başka hiçbir açıklaması yoktur.
Bulgaristan Türkleri’nin İsveç’teki tüm çalışmaları bazı ırkçı ve etnik kökenli göçmen grupları tarafından sabote edildi. Aysberg’in görünmeyen yüzü gibi yoğun olumsuz lobi çalışmaları yapıldı.Bütün bunlarının sonucunda 5 bin Bulgaristan Türk’ünden sadece bin kadarı kalma izni alabildi.Geriye dönenlerin belleklerinde İsveç, bir kara leke olarak anılarında kaldı.
İsveç’e genellikle de güney bölgelerine yerleşen Bulgaristan Türkleri Kültür Dernekleri kurarak sosyal yaşamlarını bu derneklerde kültürel çalışmalar ve etkinlikler düzenleyerek sürdürmeye başladılar. Bu derneklerden Malmö ve Stockholm’dakiler düzenledikleri etkinliklerle zorunlu göçün 30’uncu yılını andılar. Bu etkinliklerde koşuşan insanlar gerek Bülgaristan’da gerekse ilk aşamada İsveç’te yaşadıklarını, belleklerinde kalan anılarını hüzünlü, gözleri yaşlarla dolu anlattılar. Bulgaristan bizim ülkemiz ama, baskı niye demekten de kendilerini alamadılar. O dönemde yaşanan tüm acılar, Bulgaristan Komünist rejiminin zoraki asimilasyon uygulamalarının bir sonucuydu.
Bulgaristan Türkleri açısından sevindirici olan bu toplantılarda dile getirilen gençlerinin yüksek eğitime önem vermeleri, uyuşturucu, hırsızlık gibi durumların yok denebilecek düzeyde ve işsizlik oranların oldukça düşük olması. Bir başka yanını da Bulgaristan Türkleri’nin entegrasyonda oldukça başarılı bir grafik çizmeleridir.
