Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 81’inci ölüm yıldönümü gerek Atatürkçü Düşünce Derneklerince gerekse Büyükelçiliklerimizde düzenlenen törenlerle anıldı. Bu törenlerin amacı sadece Atatürk’ün manevi kişiliğinde O’nu anmak, övgü dolu sözlerle hatırlamak olmamalıdır. O’nun yaptıkları ve yapmak istedikleri konusunda bilgilendirmeler, değerlendirmeler, çözümlemeler ortaya konmalıdır.
10 Kasımlar yılda bir kez büyük devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’ü anmak ve ondan sonra unutmak olmamalıdır. Her gün, her durumda kuru sözlerle O’nu sevdiğini söylemek, sosyal medya üzerinden fotoğraflarını paylaşarak ve birkaç satır süslü sözler yazarak kendimizi avutmak yerine; O’nun gerçek kişiliği, Türk ve dünya insanlığı için neler düşündüğünü bilinçli bir biçimde ortaya konulması gerekmektedir.
Atatürk’ü anlamak bir çaba, bir uğraşı, okuma ve çözümleme, eylem işidir. Eylemlilik içerisinde O’nun düşüncelerini bedenimizin en üçra köşelerine kadar yaymaktır. O’nun resimli tişörtlerini giymek, resimli kravatlarını, ceket yakalarına rozetlerini takmak ya da sosyal medya üzerinden bol bol resimlerini paylaşmak Atatürk’ü anladığımız anlamına gelmez. O’nu anlamak yaptıklarına her koşulda sahip çıkmak, erken ölümü nedeniyle yapmak isteyip de gerçekleştiremediklerini gerçekleştirmekle olur. Atatürkçülük gerçeğinde örgütlenmiş bir toplum olabilmek için en başta gelen görev; O’nun düşüncelerinin, vazgeçilmez bir kılavuza, yol gösterici bir unsura dönüştürülmesidir.
Elbette bunlara sahip olmak da yetmez. Dünya gerçeği içerisinde insanlık tarihini, aşamalarını, geçirmiş olduğu çeşitli evreleri de iyi kavramak gereklidir. Türk tarihini hele hele Selçuklu ve Osmanlı dönemlerini beynimizde iyi özümlemiş, bilgileri sindirmiş olmak zorundayız. Atatürkçülük konusunda kolaycılığa kaçmak Atatürk’e ve düşüncelerine ihanettir.
Kurtuluş Savaşı sırasında bile Maarif Kongresi toplayan bir önderin utku sonrası eğitimde neler yapmak istediği o gün için anlamazlıktan gelmek aymazlığın ta kendisidir. Selçuklu ve Osmanlı’nın bilime yönelmesinin önünde en büyük engel olan “medrese eğitimi”ni devam mı ettirecekti? İşgal edilmiş bir ülkeyi, düşman çizmelerinden kurtarmak için çırpınan bir paşaya “ölüm fermanı” çıkarmak ve çok çok sevdiği askerlik mesleğinden istifa etmesine neden olmak ve üzerine “hilafet ordusu” göndermek aptallığına düşen “İngiliz dostu ve mandacılığını” isteyen bir padişaha, “Ben ülkeyi kurtardım. Sen görevine devam et” mi diyecekti? Bunu bile anlamayan en yakın silah arkadaşlarıyla yollarının Cumhuriyetten sonra ayrılması çok isabetli olmuştur. En yakın arkadaşlarınında içinde bulduğu Atatürk’e karşı düzenlenen “İzmir suikastı” ulu önderin ne kadar haklı olduğunun büyük göstergesidir.
Elbette, Atatürk’ü anlamak için yetiştiği çevre, okuduğu okullar ve öğretmenleri, izlediği yollar, okuduğu kitaplar, arkadaşlarıyla yaptığı konuşma ve tartışmalar, cephelerdeki çalışmaları, edindiği deneyimlerin çok iyi değerlendirilmesi gereklidir. Çanakkale’de askerlerine “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” diyen genç kumandan Mustafa Kemal’in ruh halini çok iyi analiz etmek zorundayız. Suriye cephesinde istirahat zamanlarında dille uğraşması, o zaman subay olan Agop (Dilaçar) ile bu konuda konuşma ve tartışmalarını bilmek durumundayız ki, “Harf Devrimi”ni ve arkasından gelen “Dil Devrimi”ni anlayabilelim.
Ulu Önderin en büyük mirasım dediği “Cumhuriyet ve Devrimleri” Anadolu aydınlanmasının özüdür. Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaş dünya ulusları seviyesine yükseltmektir. 1923’ten 10 Kasım 1938’e kadar yılmadan, usanmadan bunun mücadelesini vermiştir. Türkiye’yi tekrar emperyalimze ve emperyalistlerin kucağına terk etmemek tek amacı olmuştur. 15 yıl içerisinde açtığı okullar, kurduğu fabrikalar, demiryolları ağı ve yaptığı uçakları satan bir Türkiye bırakmıştır.
Atatürk sadece kendi ülkesini kurtarmakla kalmamış, emperyalistlerin sömürgeleri olan bütün mazlum ülkelerinde kurtuluş simgesi, meşalesi olmuştur. Bu konuda şunları söylemiştir: “Türkiye’nin bugünkü mücadelesi, yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye, büyük ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün doğunun davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan doğu milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir.”
Unesco’nun “Ulusal Mücadele ve Çağdaşlaşma Lideri” kabul ettiği ulu önder Atatürk için 1981 yılını “Atatürk Yılı” kabul ederek, yıl boyunca etkinlikler düzenlemiştir.
Ya sonrası...
Basiretsiz, beceriksiz politikacıların Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapma heveslileri ve uzantıları sayesinde Amerikan emperyalizmine teslim edilmiştir.
Bugün ise Türkiye, ılımlı İslam politikalarından radikal İslam politikalarına kayan ve tarikat şeyhlerinin “Şeriat Devleti” kurma hevesine kapıldıkları bir ülke konumuna getirilmiştir.
Sonuç olarak, ülkemizdeki son yıldaki kıpırdanmalar, umut verici bir yol izlemektedir. Dolmabahçe Sarayı'na ve Anıtkabir’e yüzbinlerin akın etmesi bunun en belirgin toplumsal yansımasıdır.
