Kırk beş ya da kırk altı yıldır olanaklarım ölçüsünde kesintisiz okuduğum Cumhuriyet Gazetesi’nin 4 Temmuz ‘Bilim ve Teknoloji’ ekinde değerli düşün ve kültür insanımız Prof. Dr. Doğan Kuban’ın “Düşünen Türk Nerelerde Saklı?” adlı yazısını severek okudum. Aynı zamanda da çok üzüldüm. Bu yazının üzerinde gerçekten düşünülmesi gerekiyor. Bizde neden düşün adamı yetişmemiş diye?.. Ben, hem bir asker hem de bir devlet adamı hatta ve hatta düşün insanı olarak Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü bu konunun dışında tutuyorum.
Sayın Kuban Türk halkının kültürel yapısının gelişmiş ülkeler baz alındığında herşeyin başında olan halkımızın sahip olduğu ‘egemenliği’ anlayacak kültürel gelişmişlikten yoksun olduğunu savunuyor. Bana göre yerden göğe kadar haklı. Doksan yıllık Cumhuriyet tarihimizde izlediğimiz yola bir bakacak olursak, bu savı daha iyi anlayabiliriz. Osmanlı halkın kültürel gelişmişliğine değil, tebaa olmasına önem vermiştir. Türk halkının yüzde doksan sekizinin okuma yazma bilmemesi bundandır. Halbuki Cumhuriyet ilk iş olarak eğitimi ele almış, halkın eğitim düzeyinin yükselmesi için çaba harcamıştır. Bu bağlamda 1940’lı yıllarda çok iyi niyetlerle kurulan ve kurulduktan sonra ortaya koyduğu çalışmalarla Türk köylüsünün, gelecek kuşakların iyi yetişmesinde büyük bir umut olabilecek olan Köy Enstitüleri daha tek parti konumunda olan CHP döneminde 1946 yılından itibaren alt yapısı hazırlanarak Menderes Hükümeti döneminde Doğu’daki ağaların da baskısıyla 1954 yılında kapatılmıştır. Türk Kültürünün ana damarı olabilecek olan bu kurum daha ‘göğ ekin iken biçilmiştir.’ Van toprak ağalarından ve Menderes’in ‘Demokrat Parti’ milletvekili Kinyas Kartal Köy enstitüleri’nin kapatılması için uğraşan ateşli milletvekillerindedir. Bu okulların kapatılmasını neden savunduğunu soran gazetecilere, “Benim kırk köyüm var. Ne zaman bu okul mezunu öğretmenler geldi. Köylüler beni dinlememeye başladı. Bu okullar komünistlik yayıyor. O nedenle kapatılması haktır” türünden sözler sarfetmiştir...
Türklerde neden bilim ve düşün insanı çıkmamıştır? Tarih öncesi ve sonrası Türk toplumlarının geçirdiği evrimi çok iyi inceleyiniz. Bunun altında yatan nedenleri rahatlıkla ortaya koyabilirsiniz. Türkler yerleşik düzene çok geç geçen toplumlardandır. Bunu Türklerin göçebe yaşamına bağlamak, ne kadar doğrudur? Bu tür açıklamalarla işin özünü kurtarabilir miyiz? Bana kalırsa, hayır... Oğuz Kağan Destanı incelenirse, orada çok şeylerin temelini bulabiliriz. Bilge Kağan şöyle sesleniyor, “Ey Türk halkı (budunu), sofraya oturdu mu, doymak nedir bilmezsin. Bir doydu mu açlığı hiç düşünmezsin” diyor. Demek ki, Türkler hep mideleriyle ilgilenmişler... Bunu günümüzle bağlantılıyabilir miyiz? Tayyip, bunu çok iyi bildiği için kömür, makarna, yağ dağıtmasının nedeni budur? Rüşvetle insanları esir almak yöntemi...
Yine Prof. Dr. Doğan Kuban’a kulak verelim. Kuban diyor ki, “Peter Watson Fikirler Tarihi (Ateşten Freud’a). İçinde bir Türk düşünürü yok. Başka kitaplarda da. Türklerin yazdıkları dışında, Türk adı bulamazsınız. 3 ciltlik İslam Bilimi Tarihi, içinde Türk bilim adamı yok. İslam Düşünce Tarihi, içinde Türk yok. Dünya Felsefe Tarihi, içinde Türk yok. Oysa Hyung-nu ‘lardan bu yana hem Türkler atlıları var, hem dilleri var.” Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” derken, neyi anlatmak istediğini çok iyi anlıyoruz. O nedenle, Cumhuriyetimizin temellerini kültür ve gelişmişlik üzerine kurmak istedi ve bu uğurda vefat edinceye kadar çok büyük bir mücadele verdi. Ne yazı ki, ondan sonra gelenler popülist bir politika izleyerek, yoz bir toplum yarattılar. Tayyip, böyle bir toplumu daha da yozlaştırarak, bir ton kömüre oy deposu haline getirdi. Eğitim sistemini değiştirerek, düşünen değil, dinci ve kinci bir gençlik yaratmak istedi ve maya tuttu. Sözde halkımız istiyor safsatalarıyla, arka arkaya fakir Anadolu ve varoş çocukları İmam Hatip Liseleri’ne mahkum edildiler.
Eğitimde 4+4+4 olarak yorumladığımız sadece ve sadece körü körüne itaat üzerine kurulan bu sistemde ne kadar düşünen kafa çıkar? Ya da çıkar mı? Sormayan, sorgulamayan kafalar, insanlığa ne kadar hizmet edebilir? Tanrı rahmet eylesin sevgili Aziz Nesin’in Türk halkına yönelik bir değerlendirmesi vardı. Acaba, Nesin haksız mıydı? Bugün, o açıdan durum nedir? Türkiyemiz için defalarca yazdık, söyledik... Şaibeli bir iktidarın başı Cumurbaşkanlığı gibi yüce bir makama aday olabilir mi? Bence, yine hayır... Ama, Türkiyemizde oluyor. İtalyan eski Başbakanı Berlusconi’yi, Fransa eski Cumhurbaşkanı Sarkozi’yi düşünün, bunlar ülkelerinde yolsuzluklardan yargılanıyorlar ve yargılandılar. Berlusconi, suçlu bulundu ve cezasını aldı. Sarkozy’nin soruşturması sürüyor. Bir de Tayyip’e bakın, 17 ve 25 Aralık olaylarından, sıfırlama iddialarından kurtuldu. Mal varlığı neredeyse, sıfıra yakın... İnsanın içi sızlıyor... Acaba oğullar, kızlar ve eşin mal varlığı nedir?.. Onlar da mı, fakir?
Osmanlı 1300’lerden 1700’lere kadar kılıç ve iman gücüyle Avrupa’yı titretmiş. Ya ondan sonra ne olmuş? Avrupa’da Rönesansla başlayan ve Sanayi Devrimiyle devam eden gelişme, bir de buna eklenen Fransız Devrimi ve de aydınlanması, Osmanlı’nın ilkel metotlarını altüst etmiştir. Osmanlı 1750’li yıllardan sonra Avrupa’nın hegemonyası altına girmiştir. Bunun en önemli nedeni Avrupa’yı izleyememesi, Avrupa’nın bilimine, tekniğine sırt çevirmesidir. Dünyanın tarihini değiştiren koskoca Fransız Devrimi’ni o sıralar Osmanlı’nın Paris Büyükelçisi şöyle yorumluyor, “Dört zındık Fransa’yı dinsiz yapmak için kralı tahtından indirdiler...” Olayın özü böyle mi?..
Tayyip’in yandaş TV’lerinde bir Osmanlı furyasıdır, sürüp gidiyor. “Muhteşem Yüzyıl ve Kanuni Sultan Süleyman” dizisini izlediyseniz, Osmanlı’yı çok çabuk çözersiniz... Taht kavgaları için kardeş ve oğul katili padişahlar... Bilim, sıfır ve dedikoduyla alınan kelleler... İşte, Osmanlı bu? Bunun gurur duyulacak bir tarafı var mı? Batılı düşünürler kilisenin egemenliğine canları pahasına karşı çıkarlarken, aynı şey Osmanlı’da neden yok?
1860’lardan sonra Osmanlı’da çok geç olsa da başlayan reform düşüncesi ve hareketleri II. Abdülhamid’i tahta çıkardı. II. Abdülhamid, “Meşrutiyet” karşılığında padişah oldu ama, Anayasa yaklaşık bir yıl yürürlükte kaldı. Sonrası rafa kaldırıldı (1877) ve 33 yıl süren bir despotizm. Bugünkü Tayyip yönetmi gibi... II. Abdülhamid reform isteyen tüm aydınları ya sürdürdü ya da öldürttü. Dolaysıyla Osmanlı’da emperyalist sömürünün devamına hizmet etti. Bu nedenle “Kızıl Sultan” ünvanına sahip oldu.
Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, 852 yıllık Selçuklu – Osmanlı İmparatorluğu’nun yapamadığı “Türk Aydınlanması”nı 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak gerçekleştirmeye çalıştı. Fakat kendisinden sonra gelenlerin zaaflarına bu “aydınlanma” kurban edildi. Bugün dünya gerçeğinde “nal toplayan” bir toplum durumuna düşürüldük...
KOPENHAG BELEDİYESİ
Bu yazıyı yazmama neden olan ikinci olay Danimarka’nın başkenti Kopenhag Belediyesi çevre ve imardan sorumlu belediye başkanı Morten kabell’in halkın bisikletlerini bedava tamir ve bakımı için karar aldırması. Gerekçesi kentteki araç sayısını azalmasını sağlayarak, “Kent halkı için temiz ve sağlıklı bir yaşam felsefesi...” Tatil için bulunduğum Antalya’nın Belek beldesi ki, turizm çok önemli bir rol oynuyor. Çevre öylesine pis ki, pet, teneke ve cam şişeler, cips torbaları, poşetler, başıboş kedi ve köpekler, farklı biçimlerdeki çevre kirlilikleri, parsellenmiş plajlar ve turist kazıklayan ticaret sahipleri... Altın yumurtlayan tavuğun birtakım günlük çıkarlara kurban edilmesi...
Geleceği düşünen değil, gününü kurtaran toplum durumundayız, ama nereye kadar?..
