Sevgili okuyucular, büyük Önder eşsiz komutan ve devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan daha doğrusu başlatılan karşı devrim hareketleri kimi zaman yavaşlasa da sinsice devam etti. 1980 Kenen Evren’in askeri darbesi ilerici güçleri ezerek, apolitik bir gençlik yetiştirme projesi başlattı. Yaptığı mitinglerde din eksenli konuşmalar yapmaya özen gösterdi. Tarikatlara göz kırpıttı. Sözde darbesini Atatürk Cumhuriyeti ve Atatürk ilke ve devrimleri adına yapmıştı. Fakat, tersini gerçekleştirdi.
Nakşibendi tarikatı üyesi Turgut Özal hem Başbakan daha sonra da Cumhurbaşkanı oldu. Tarikatlar ve cemaatlara gün yeniden doğdu. Özal sonrası iktidarlar bu duruma oldukça sessiz kalarak oy devşirme sevdasına kapıldılar. Türkiye’de ılımlı İslam adına bir Amerikan projesi olarak 2002 Kasım’ında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yüzde 35 oyla iktidarı ele geçirdi. Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, işinin hemen başında, “Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durakta ineriz” diyerek demokrasi anlayışını ortaya koydu.
AKP ve onun başkanı Erdoğan, felsefesinin gereği olarak eğitime el attı. Eğitim programlarını, sistemini değiştirmeye başladı. 4 + 4 + 4 sistemiyle eğitime büyük darbe vurdu. Eğitimde akıl ve bilimsellik arkaplana itildi. Din eksenli bir anlayışa geçildi. Okullarda mescitler açılmaya başlandı. Okullar kademeli olarak imam hatip okullarına dönüştürülmeye başlandı. Üniversite ve okullarda önemli koltuklara din referansli kişiler atandı. Çevreme ve Değerlerime Duyarlıyım (ÇEDES) projesi adı altında okullara imamlar sokuldu. Okullara Kâbe maketleri konularak öğrenciler etrafında dolaştırılarak, tavaf ritüali gerçekleştirildi. Yine sınıflara tabutlar konularak, “Anneni ölmüş kabul et ve ağla” denilerek öğrenciler psikolojik baskı altına alındı. Ruhsal durumları zedelendi.
Bütün bunlar gözönünde olup biterken eğitim sendikaları, eğitimciler, üniversitelerin eğitim fakülteleri, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte halkımız da sessiz kaldı ya da cılız sesler bir işe yaramadı. Halkımız, “Allah ile korkutulmaya, susturulmaya” çalışıldı. Karşı çıkanlar, “Sen Müslüman değil misin?” denilerek pasifize edilmeye başlandı.
Bugün gelinen duruma bir günde gelinmiş değil. On kezden fazla eğitim sistemi değiştirildi. Şimdi de “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” altında köklü bir eğitim sistemi değişikliğine gidilerek, eğitimde bilimsellik ve akıl tamamen safdışı edilmeye çalışılıyor. Eğitim modeline din maskesi geçiriliyor. Yeni atanacak 20 bin öğretmenin ilk sırasını “Din ve Kültürü Dersleri” öğretmen adayları alıyor. Fetvacı Diyanet İşleri Başkanlığı’na bütçeden büyük pay ayrılıyor.
AKP, “Dindar ve kindar” gençlik yetiştirme felsefesini böylece 21.yüzyılda yaşama tamamen geçirmeyi planlıyor. İleriki aşamada “Cumhuriyet yönetimi”ne son verip demokrasiyi ortadan kaldırarak teokratik bir rejim kurmak istiyor. Bu nedenle sürekli eğitimle uğraşıyor. 4 yaşındaki çocukları Kuran Kursları’na alarak biat kültürünü yerleştirmeye çalışıyor. Amaç; düşünen, sorgulayan kuşaklar yerine “biatçı” bir başka söylemle kul – köle dahası bilgisiz bir gençlik yetiştirmektir.
İnsan düşünebildiği, düşüncelerini geliştirebildiği sürece insandır. Fransız felsefeci Descartes, “Düşünüyorum o halde varım” demiştir. Var olmak ancak ve ancak düşünebilmekle olanaklıdır. Düşüncemiz, bizim yaşam biçimimizi belirleyen en önemli etmendir. Düşünmek aynı zamanda sorgulamak, araştırmak ve gerçeğe ulaşmak anlamındadır. Düşünmeyen insanın yaşam biçimi kendisine verilenlerle yetinmekle eşdeğerdedir.
İnsan, bir dilin sözcükleriyle düşünür, var olur. İnsanın anadili onu kültürel bağlarıyla geçmişten geleceğe taşır. Mustafa Kemal Atatürk, “Türk dili yabancı diller boyunduruğundan kurtarılmalıdır” derken, dil ve kültür ilişkisinin önemini aynı zamanda da etnisiteyle ilişkilendirmiştir. Sömürgecilerin işgal ettikleri ülkelere kendi dillerini dayatmalarının tek bir nedeni vardır: Onları geçmişlerinden koparmak ve kendilerine kul yapmaktır.
Kaşgarlı Mahmud, 1069 yılında Bağdat’ta yazdığı “Divan-ı Lûgat’it Türk (Türk Dilleri Sözlüğü)” adlı yapıtında Türklerin Arapça öğrenme ve konuşma aynı zamanda Arapça’nın Türk dilinin söz dağarcığını ele geçirmesini sıkı bir biçimde eleştirmiş, “Türkçe, Arapça’dan aşağı bir dil değildir. Araplar Türkçe öğrensinler. Çünkü Türklerin egemenliği uzun sürecektir” diye yazmıştır. Burada amaç, bir dilin kültür taşıyıcı özelliğine ve bir ulusu yok etme başkalaştırma, dönüştürme gücüne dikkat çekmiştir. Anadolu insanı ise, “Ne Şam’ın şekeri ne de Arap’ın yüzü” diyerek Araplaşmayı reddederek, Türkçe konuşmaya devam etmiştir.
Maarif, mektep, muallim, muallime sözcükleri eğitimde 1930’lara kadar kullanılan terimlerdir. 1928 Harf Devrimi (alfabe değişikliği) ve 1932 yılında gerçekleştirilen Türk Dil Devrimiyle yavaş yavaş ortadan kalkmışlardır. AKP iktidar mensuplarının ortadan kalkan eski sözcükleri birer birer bulup kullanmaya başlamaları, okullardaki zorunlu Arapça dersleri ve kuran kurslarıyla özendirmelerinin tek bir amacı vardır: Genç kuşaklarının beyinlerini ele geçirmek ve istedikleri gibi yönlendirerek kendi saltanatlarını devamlı kılmak.
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adlı projede din ön plana çıkarılırken, pozitif bilimlerin içleri boşaltılarak anlamsızlaştırılmak istenmektedir. Evrim teorisini biyolojiden ötelerseniz biyoloji diye bir ders olmaz. Tarih dersinde Osmanlı’ya boş sözlerle gerçek dışı övgü yağdırırsanız öğrencileri gerçeklerden koparmış durma düşersiniz. Cumhuriyet tarihinde Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptıklarını, sözlerini üstünkörü verirseniz, yine aynı duruma düşersiniz. Fizik, kimya derslerini laboratuvar ortamından söze dökerseniz öğrencileri dünya gerçeğinden soyutlamış olursunuz. Liselerden 1980’den sonra felsefe ve mantık derslerinin kaldırılmasının zararlarını bugün yaşayarak görüyoruz. Bu nedenle bilimsel eğitimden geriye dönüş bir ülkenin başka uluslara kul köle olmasının önünü açmaktır. Çağdaş, bilimsel eğitimle yetişen gençlerin ortaya koyacağı buluşlarla geleceği yön vermeleri ve ülkelerinin refah düzeylerini yükseltmeleri kaçınılmaz olurken, bunu yapmayan ulusların içine düştükleri acıklı durum yaşamın gerçeğini gözler önüne sermektedir.
Sözün kısası, eğitimle oynamak bir ülkenin geleceğiyle oynamaktır. Çağdaş, bilimsel eğitim yerine din refesanslı bir maarifle yetinmek isterseniz; 1967 Çöl Savaşı’nda 100 milyonluk Arap ülkelerinin 3,5 milyon İsrail karşısında düştüğü duruma düşersiniz. Atalarımızın dediği gibi, “Son pişmanlık fayda vermez.” Dolaysıyla kuru inat, kindarlık bir ülkeye huzur getirmez.
